İşkence Ayıp Denizinde Boğulana Can Simidi

Sayın İçişleri Bakanı da, ilgili kabine üyeleri gibi yüreklilikle, kendi camiasına, basın-medyanın önünde Bundan böyle bu ayıbı işleyenler, karşılarında beni bulacak, ağır şekilde cezalandırılacaklardır, diye bir tür fetva vermelidir.

Çağdaşlığa, Batının üretimini değil, tüketim şekillerini taklit ederek ulaşılacağı sanılan, eğitim düzeyi ortalamasının “ilkokul 4. sınıf terk” olan toplumumuzda, kavramların yerleşmesi, değişmesi için, “fetva”ların verilmesi kaçınılmazdır, diye düşünüyoruz...

Bir insanın yüzme bilmemesi, belki yüz otuz bir nedene bağlıdır...

Bir veya birkaç neden yüzünden yüzme öğrenememiş birisi, günlerden bir gün, denize düşüp, can havliyle debelendiğinde, karşısına geçip, işaret parmağımızı sallayarak “hayatta mutlaka yüzme öğrenmesi gerektiği !”ne dair dersler vermeyiz herhalde, ama (yüzmeyi bilmemiz şartıyla tabiî) hemen atlayıp onu kurtarırız, öyle değil mi ?

Boğulma şokunu atlattıktan sonra, ancak o zaman, yüzme dersini verebiliriz belki...

“Türkiye’de işkencenin varlığı”nı, toplumumuzun “ayıp denizinde boğulması”şeklinde tercüme edebiliriz.

“Çoğunluk dışı (azınlık) kimliğe sahip” olanlara karşı, nasıl davranacağını, henüz pek kestirememiş, yırtınarak “önyargılı değiliz !” diye bağırmasına karşın, her tarafından önyargılılık akan toplumumuzun kolay anlayabilmesi için, şöyle diyelim...

Onca yıl, çoğunluğu “Sünni-Müslüman Türk” ülkemizin, karakol ve cezaevlerinde, istisnasız hepsi “Müslüman Türk” olan işkenceciler, yine yüzde 99’u “Müslüman Türk” olan sanıkların, kıçına cop sokmayı, rahmine elektrik vermeyi, tecâvüz etmeyi revâ görürken, bu... davranışları, halkımıza lâyık bulmayanlar, yine hepsi gayrımüslim olan, hatta toplumumuzun cahil kesimlerinin dillendirdiği sekliyle gâvurlar olmaktadır !!!

Bu çarpıcı bir problematik değil midir ?

Yani “gavurlar !” Türk insanına işkenceyi reva görmezken, “Türkler !” de, bunca yıl, kıllarını bile kıpırdatmadıklarına göre, kendi insanlarına işkenceyi reva görmüşlerdir!!!

Diyanet İşleri Başkanlığı ve din görevlilerimizin, praktikan Müslümanlara “olaylara bir de bu açıdan bakmalarını” salık vermelerini, öneririz...

Hal böyle, yani toplumumuz “yüzmeyi bilmez ve (ayıp denizinde) boğulur” durumunda iken, tabiî “işkencenin ne denli çağdışı, utanç verici ve de günah olduğu !” yönünde eğitim verilmek, ama asıl acilen “denize atlayıp, onu kurtarmak !” gerek...

Bu nasıl mı olur ?

Sayın Başbakan, Adalet ve Maliye Bakanı’nın kendi alanlarında yaptıkları gibi, sayın İçişleri Bakanı da, yüreklilikle, kendi camiasına, basın-medyanın önünde “Bundan böyle bu ayıbı işleyenler, karşılarında beni bulacak, ağır şekilde cezalandırılacaklardır !” diye bir tür “fetva” vermelidir.

Yalnız bir şartla...

Eski bir telegrafçı, olan, İttihatçı Tâlât Paşanın yaptığı gibi, aynı konuda, biri “açık” diğeri “gizli”, iki ayrı emirler göndererek değil... Yani bir taraftan herkesin gözü önünde “işkenceye sıfır tolerans !” diye genelgeler imzalarken, diğer taraftan da “Siz bildiğinizi yapmaya devam edin !” diye başka genelgeler...

12 Eylül döneminde de “paralel” genelgeler sirkülasyonda olmuştu, örnekleri boldur !

Sayın Aksu’nun hâlâ, benzeri bir (şimdi “ülkemiz din devleti değil ki ‘fetva’ verelim !” gibi, ucuz demagojilere baş vurulmasın !) “fetva”yı vermemesi, bizce şaşırtıcıdır.

Türkiye kökenli raporlara kulak asma, sonra elin AB ve ABD’lisinden fırça ye: “İşkence yapma !” diye

Vazgeçtik “insanlık onuru”nu... Çünkü bu coğrafyada, sözünüzün geniş kitlelerce duyulabilmesi için ya “Müslümanlık onuru”ndan söz edeceksiniz ya da “Türklük onuru”ndan....

İyi, biz de öyle yapıyoruz zaten...

Şimdi bu durum, ne Müslümanlık, ne de Türklük onuruyla bağdaşacak gibi değil...

Sünni-Müslüman Türk işkencecilerce, aynı Türklere “işkence yapılmasın !” diyen, yine çoğunluğu Sünni-Müslüman Türk İHD’nin uyarılarına kulak asmayacağız, sonra çıkıp (“Hıristiyan” ve “Türk olmayan”) politikacıların “Yeter, kendi insanınıza, insanlık dışı davranmaya utanmıyor musunuz ?” türü, haklı ikâzlarını duymayı, iki Bakanın paçalarının tutuşmasını, onur meselesi yapmayacağız, öyle mi ? Dediğimiz gibi... Bu topraklarda, sesinizin işitilir olmasını istiyorsanız eğer.

ABD’li Colin Powell'ın mektubuna konu olan “gözaltında işkence sonucu ölen Birtan Altunbaş davası” sanığı polisler hakkında iki bakan birbirine ters düşmedi mi ? İçişleri Bakanı, polislerin tutuklanması için Emniyete bildirim ulaşmadığını söylerken, Adalet Bakanı ise, iki polis hakkında tutuklama kararının çıkartılmış olduğunu bildirmedi mi ? Meğer... tutuklama kararları, (yani polislerce !) yerine getirilmemiş, iyi mi ?...

İşkence’nin “mönü”sü değişmiş, sayın bakan !

Yarın, yine AB veya ABD’ linin sözlerine muhatap olmadan “zararın neresinden dönersek kârdır !” diyelim, ezici çoğunluğu Sünni-Müslüman Türk olan Türkiye’mizin, yine çoğunluğu “Sünni-Müslüman Türk”, İHD’nin şu raporuna kulak verelim...

“Filistin askısı, elektrik verme, falaka gibi iz bırakan işkence yöntemlerinin terk edildiği Türkiye'de, 2003 yılında uygulanan başlıca işkence yöntemleri: darp, bilmediği ilaçları içirme, tecavüz tehdidi, uyutmama, testis burma, ayakta bekletme, soyma, çığlık, (yüze) dışkı sürme, olduğu belirlendi !” Ayrıca “toplam 416 kişi darpla işkenceye mâruz kaldı. Darp yöntemini 259 kişiye uygulanan hakaret işkencesi izledi. Kolluk görevlilerince, kişilere zorla ifade imzalatma yönteminden 36 kişi nasibini aldı !”deniliyor.

Yurdum insanından oluşan toplumumuzun bu işkence denilen “ayıp denizi”nde boğulmaması için, can simidini atabilecek misiniz, yoksa can simitleri de çalınmış ve bundan da haberimiz yok, sayın Bakan ?...(RAH/EK)


Paris - BİA Haber Merkezi

01 Mart 2004, Pazartesi

Raffi A. HERMONN