Sanırım geçmişte kamusal alanda yer almaya çalışan dindarlara karşı çıkarılan engellemeler, düşmanca tavırlar dindarların bunu içselleştirip başkalarına karşı sürdürmelerini sağladı. İçeriye karşı güvenilir ve samimi, dışarıya karşı kapalı ve şüpheci gruplar yarattı.
Yazıyı* okuduktan sonra fark etmeye başladım bazı şeyleri. Örneğin Biz İnsan Taşıyoruz sloganlı, Auschwitz kampına giden vagonlar kadar doldurulmuş halk otobüslerinin, blokların arasına giremedikleri için duvarları dışından anlamsızca dolaştırmasının Gazze'yi saran duvar etrafında insanların dolaştırılmasından pek farklı olmadığını. İronik şekilde benzerliklerini..
"İçine şeytan kaçmış" / "biraz görgüsüz olmuş" kadınların market servis arabalarının saatlerini ezberlemesi, marketten alışveriş yapamamıyacak durumda olanın evden marketin eski poşetinden birini doldurup arabaya öyle binmesini..
Balkondan görünen blokların arasındaki binanın gerçekten bir ufo-türbeye benzeyişine gülmek.
Dışardan bakmak içeriye. Böyle göründüğünü, daha doğrusu böyle olduğumuzu bilmiyordum eskiden. Değeri artacak aidatlı daire sahipleri olmanın ferahlığını yaşayan ailelere "bizi bu dağ başına niye getirdiniz" diye sitem eden çocukları duymuştum. Hak vermiştim onlara. "Emeklilere falan uygun ama biz gençler için çok şehir dışı kalıyor" diye düşünmüştüm ben de. Bu kadar.
Ama Başakşehir'de yaşamanın bizim ve bizim gibilerin seçtiği -daha doğrusu kendi seçimi olduğunu sandıkları bir dünyayı görme şeklinin bir sembolü olduğunu sonradan fark edebildim.
İlk taşındığımızda aralarında kaybolduğum, birbirinden farkı olmayan blokların arasında bir onlar kadar benzer düşüncelerin olmasından şüphem var artık. Herkes adına konuşamasam da Başakşehir'de oturan ailem üzerinden diyebileceklerim var.
Yanlız belirtmeliyim ki Çoğunluk filmindeki gibi sevimsiz ve kaba bir aile değildir benimki. Birbirlerini seven, yardımsever, varlıklarına şükrettiğim bir ailem var. Ama bu önceden beri sahip olunan düşünce kalıplarının ve televizyon haberlerinin ve okunuyorsa eğer, birkaç köşe yazarlarının sözüne güvenmemeyi denemek, bir fikir ayrılığı yaşamak için bir neden oluşturmuyormuş meğerse. Ve bir devamlılık içinde, başka şeyler..
Bu devamlılık içinden çıkan tabloya göre önyargılar önyargı değil, gerçektir. Her karşılaşılan olay onları daha gerçek yapar.
Güvenli bir yaşam önemlidir. "İstikrarlı" bir hayat. Sanırım geçmişte kamusal alanda yer almaya çalışan dindarlara karşı çıkarılan engellemeler, düşmanca tavırlar dindarların bunu içselleştirip başkalarına karşı sürdürmelerini sağladı. İçeriye karşı güvenilir ve samimi, dışarıya karşı kapalı ve şüpheci gruplar yarattı.
Gizli ve açık düşmanlarla dolu bir çevrenin varlığı üzerine temellemek herşeyi. Hem "gelecekte ne olacağı belli değil". Ve bu sırf ekonomik anlamlar barındıran bir cümle değil... Ama dairelerin fiyatları biraz da bu yüzden önemli. Farklı olandan uzak durmak da. Çocukları buna ve buna benzer 'uslu' davranışlara doğru yönlendirmek de... 'Güvenli gelecekleri' için.
Ama yanlış anlaşılmasın, bu bahsettiğim dindarlığa özgü bir şey değil. Ailemin tamamına dindar diyemeyeceğim bile. Bu muhafazakâr olmanın, devletine güvenmeyi, "büyük lafı" dinlemeyi görev bilmenin bir parçası. O lafın ne olduğunu, ne barındırdığını kurcalamadan.
Bu sivil toplumda "hayatını riske atmak" yerine (sıkıntından ölme pahasına) "bir yere yerleştirilip" okutmanlık yapmaktır. (zengin olursan hayır işi bir yandan yapılırmış). Bu Mısır'da bir eylem mutlu sonuçlandığında sevinmek ama yanıbaşındaki eyleme "Sen karışma kızım, derslerine çalış" diye uyarmaktır.
Çünkü Ses Çıkarmak Tehlikedir. Farklı Olan Tehlikedir. Etrafına başkasının kurduğunu fark etmediğin duvarı sarıp sarmalayıp yaşamak en sıcak, en güvenilir birşeydir.
Evde şimdiye kadar katılmadan dinlemeyi tercih ettiğim konuşmalar da hep bunları yansıtır nitelikte, eskisinden tek farkı gittikçe kulağa batmaları...
Örneğin "Kürtler işte..." diye başlayıp biten daha "masumane" cümlelere karışmazdım. Çünkü içinde bilinçli bir kötülük barındırmayan, "Lazlar asabidir" gibi öğrenilmiş önyargıların yansıması oluyorlardı çünkü. Ama buna ses çıkarmayı denemek, pek konuşulmadan düşünülenlere kapıyı aralamak demekmiş.
Sinirimden ve hayretimden pek cevap verememiştim. Ama aramızda böyle konuşmalar geçebiliyor işte:
* * *
Kürtlere çok meraklı zaten bu. Fazla meraklı olma.
Tüm uyuşturucu, hırsızlık, her suç onlardan çıkıyor zaten.
-Baba ırkçılık denir biliyor musun senin bu yaptığına?
Ne ırkçılığı? Kültürleri yüzünden öyleler.! Öyle yetişiyorlar. Teyzene sor istersen?
-Tabi ki Kürtlerden üstünüz. Onların aileleri kalabalık olduğu için değer vermezler biribirlerine. Sonra bir söz verir mesela hiç tutmaz. Kadınlara hiç değer vermezler... Tüm kadın dövmeler bunlardan çıkar. Bizim sülalede hiç kadın döven duydun mu sen mesela? Hem Sen kaç Kürt tanıdın ki? Benim ***deyken bir sürü Kürt öğrencim olmuştu, tanıdım ben onları. İşi oldu mu gelir sana sonra bir daha görmezsin yüzünü... Müslüman Kürtler var onlara bir şey demem mesela..
Afallamak.
Sonradan, anca sonradan buna verilecek cevabın şaşılmıyacak derecede çokluğu gelir akla. Hepsi ardarda dalga geçercesine sunar kendini..
Amerikalılar bunu yaptığında buna Oryantalizm diyoruz ama? Sen örneğin Almanyada yaşayan bir Türk olsaydın ve bunu bir Alman sana deseydi? Bunu üniversitende de söyler miydin? Istersen bir sürü değil binlerce Kürt 'tanı' bu bir şey değiştirmez ki?
Peygamberin ailesi de kalabalıktı onlar da mı birbirlerine değer vermiyorlardı?, Böyle düşünmen senin suçun değil devletçi muhafazakar, memur, başarılı bir şekilde asimile olmuş bir aile -pardon 'sülaleyiz. Ama çocuklarının da böyle düşünecek olmasına yazık değil mi?.. Tamam böyle düşünmenin eğitimle çok ilgisi yok ama siz lisans, yükseklisans, ve devamını yapmış insanlarsınız, Siz aslında böyle değilsiniz??
İnanmak istemesem de böylesiniz. Böyle yaptılar bizi.
Gettolarımızdan çıkmadan da bunun farkına varamıyacağız.
Mekansal olanın olamasa da, kafamızın içindeki gettolardan, en azından...
_________________________________
Hilal Ünal, Boğaziçi Universitesi lisans öğrencisi
* Müslüman Getto'da Çakma Modernite , Ayşe Çavdar, Express, Aralık 2010.

BAĞIMSIZ İLETİŞİM AĞIBağımsız İletişim Ağı (BİA) IPS İletişim Vakfı'nın çalışmalarının merkezinde yer alıyor. BİA, “bağımsız medya”nın güçlendirilmesi hedefiyle, 1997'den bu yana dört temel etkinlik alanı üzerinde gerçekleştirilen bir sürekli proje. Türkiye’de ve dünyada daha çok internet haber sitemiz bianet.org dolayısıyla yaygın olarak bilinse de, BİA günlük haber üretiminin ötesinde, iletişim sürecinin bütün uğraklarını dönüştürmeyi hedefliyor.

IPS İLETİŞİM VAKFIIPS İletişim Vakfı “İletişim ve kalkınma alanındaki projeleri gerçekleştirmek ve desteklemek” amacıyla 1993'te kuruldu. Vakıf etkinliklerini, yerel ve uluslararası kaynaklardan sağladığı hibe ve bağışlarla gerçekleştirdiği projeler üzerinden sürdürüyor.

BİA KİTAPLIĞIBİA Kitaplığı, Bağımsız İletişim Ağı’nın 2001-2009 arasında sürdürdüğü eğitim çalışmalarının ürünü olan “Habercinin Elkitabı“ dizisinden 5, “Hak Haberciliği” disizinden 4 kitabı; gazeteciler için kılavuzların yanısıra mesleğe adım atmaya hazırlananlara yönelik yayınları da kapsıyor. Kitaplık, Türkçe iletişim yazınında uluslararsı standartlarda üretilmiş, kimileri kendi alanlarında ilk olan öncü telif çalışmalardan oluşuyor.
BİZE ULAŞIN