BİLGE KÖYÜ KATLİAMI

Klişelere Sığınmadan Düşünmek

Belki de herkesten çok DTP'li arkadaşlarımızın bu konuda düşünmeleri, gerçekçi bir analizden son­ra çözüm yolları önermeleri gerekir.

İstanbul - Radikal iki
18 Mayıs 2009, Pazartesi

Bilge köyündeki inanması zor katliamın ardından yapılan bütün tek taraflı yorumlardan sonra, Ahmet Türk'ün "toplum olarak oturup düşünmemiz lazım" sözleri doğrusu yüreğime biraz su serpti.

Çünkü ne "işte Kürt vahşeti" şeklinde­ki ırkçı hezeyanlar ne de katliamı sadece korucu­luk kurumu ile açıklayan tepki gerçeği yansıtıyor.

Bir kere, adı üstünde "tepki" ve dolayısıyla meseleye sadece bir tarafın savunma mevziinden bakıyor ve düşünme içeren bir analizden çok klişeye sığınıyor:

"Bu Kürdü, Kürde kırdırma politikasıdır".

Doğru, bu yanı elbette var, koruculuk sisteminin yol açtı­ğı felaketleri hepimiz biliyoruz ve bu korkunç ve­sileyle gündemimizde bu kadar yakıcı biçimde ye­niden yer alması belki bir şeylerin değişmesine yol açar.

Ahmet Türk'ün işaret ettiği gibi, "yıllardır sürdürülen savaş halinin insanlar üzerinde yaptı­ğı psikolojik tahribatı" görmemek mümkün mü?

Bu savaş hali, toplumun bütününü zehirliyor; icat edilmiş bir "düşman"a karşı her şey mubah anla­yışının daha da yayılmasını ve her türlü çifte stan­dardın olağan görülmesini normalleştirerek tüm top­lumun ahlakının iyice bozulmasına yol açıyor.

Bütün bunlarda devletin oynadığı rolü de bili­yoruz (ama tekrarlamakta da bir beis yok), gene de "çözüm" konusunda her şeyi "karşı taraftan beklemek anlayışı ne kadar doğru?

Sorumluluğu sadece başkasında aramak tavrının, devletin ya da "Kürt vahşeti" savunucularının yaptığından ne ka­dar farkı var?

Bence "toplum olarak oturup dü­şünürken" bunu da düşünmeliyiz, çünkü bu öncelikle düşünme yöntemine ilişkin bir sorun.

Hakikat, hiçbir zaman tek taraflı değil ve sürekli olarak ken­di "tarafımız"ın gözlükleriyle, hep onu haklı çı­karacak biçimde davrandığımız zaman aslında düşünmüş olmuyoruz.

Üstelik, böylelikle, çok farkında olmasak da, devletin başka bir "manipülasyon po­litikası"nı sürdürmüş oluyoruz: Sorumluluğu hiç üstlenmeyip sürekli başkasına yüklemek, çocukça bir ergen tavrıdır ve Türkiye devleti de başından be­ri ister Türk, ister Kürt olsun halkın çoğunluğunun kendi kararlarını veremeyen; daima, hiç de kerim olmayan "devlet baba"ya muhtaç olan (hayran ol­mak için olduğu kadar karşı çıkmak için de); ço­ğu zaman dayakla, arada bir de başı okşanarak ter­biye edilecek çocuklar olarak kalmasını sağlama­ya özel bir dikkat gösterdi. Bence artık bu "maniplasyonu" kırmanın vakti de çoktan geldi.

Yasemin Çongar, Taraf gazetesinde "Kerte katliamını kan davasıyla, mal davasıyla, kız da­vasıyla açıklarsanız, açıklamış olmazsınız" diyordu, doğru ama bunları hiç dikkate almadan salt ko­ruculuk sistemiyle açıklarsanız da açıklamış ol­mazsınız!

Ahmet Türk, daha bütünsel bir yaklaşımla yeni bir politika anlayışının, yeni bir eğitim siste­minin devreye sokulması gerektiğini belirtiyor.

Ama o da, muhtemelen sorunun bu yanını abartan sah­te ve çoğu kez ırkçı analizlere karşılık olarak, "me­sele töre vs. değildir" diyor.

Oysa eğer "yeni bir po­litik anlayışı, yeni bir eğitim sistemini" devreye so­kacak isek, mutlaka işin bu yanını da dikkate al­mak zorundayız.

Evet, Kürtler birbirlerine karşı kış­kırtılıyorlar ama neden bu kadar kolay oluyor bu ve neden almış olduğu biçimi alıyor? Bunun üze­rinde düşünmek gerekmez mi?

Belki de herkesten çok DTP'li arkadaşlarımızın bu konuda düşünmeleri, gerçekçi bir analizden son­ra çözüm yolları önermeleri gerekir.

Bu analizin içinde mutlaka neden töre şiddetinin, özellikle ka­dınlara karşı şiddetin bu kadar kolayca mazur gö­rüldüğü, neden kadınların değiş tokuş edilmesinin (bu olayda da berdel söz konusu) dünyanın en nor­mal şeyi sayıldığı ve bütün bunların, yani cinselli­ğe ve evliliğe ilişkin töresel kuralların "arazi meselesi"yle (toprak mülkiyetiyle) olan ilişkisi yer al­malıdır. Evet, şiddet, özelliklede kadınlara yöne­lik şiddet her yerde var, İstanbul'da da, şu anda bulunduğum İsveç'te de, dünyanın her yerinde...

Çün­kü dünyanın hiçbir yerinde kadınlarla erkekler ara­sındaki ilişkilerde eşitlik yok ve şiddet de esas ola­rak iktidar ilişkilerinin eşitsizliğinden doğuyor.

Ama her yerde bu şiddetin derecesi ve aldığı biçim, söz konusu toplumun yapısına göre farklı oluyor.

Örneğin buralarda "tutku cinayetleri" adı verilen, erkeğin kadın partnerini öldürmesi biçimini alıyor ama, "intikam alacak kimseyi sağ bırakmamak için bütün ailenin yok edilmesi"ni içermiyor. Dolayısıyla, namaza duranlar, bebekler, yaşlılar dahil bütün bir ailenin kat­ledilmesine karar veren ve kararını kılını kıpırdatmadan uygulayan bir intikam zihniyetinin, toplumsal, ekonomik ve ideolojik zeminini ayrıca tahlil etmek zorundayız.

Yoksa, "yeni bir eğitim sistemi"ne ilişkin bütün iyi ni­yetlerimiz boşa gider.

Bir kere, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu bölgesinde tö­re denen şeyin (bu son örnekte de açıkça belli olduğu gibi) dinle filan bir ilgisinin olmadığını, ama daima mül­kiyetle ve mülkiyetin aktarılmasını sağlayan kadınla­rın bedeninin kontrol edilmesiyle ilgili olduğunu an­lamak zorundayız.

Bu konuyu antropolog Germaine Tillion, Türkçe'ye de çevrilen Kuzenler Cumhuriyeti (Metis Yayınları) adlı yapıtında sağlam bir biçimde tah­lil eder; kimliğin ve kültürel yapının, bir toplumun ken­di "özü"nden değil, toprağa el koyma biçiminden ve bunun zaman içinde geçirdiği değişimden kaynak­landığını açıklar.

Aşiret yapısının temelinde, ata so­yuna yabancı birisinin, aile mülküne dahil toprak par­çası üzerinde hak iddia edememesi, ederse de yok edil­mesinin meşru, hatta zorunlu olması yatar.

Bu yapı çözülmeye başladığı zaman (İslam'ın kız çocuklarına da mirastan pay vermesi, laik yasalarla kadının eşit payının güvence altına alınması veya dev­letin her bakımdan felaket getiren "koruculuk siste­mi" uygulamasının yarattığı sonuçlar ve müdahaleler gibi "dışsal" nedenlerle), kadınlar üzerindeki denetim ve baskı azalmak şöyle dursun daha da artar.

Çünkü kadın, ideoloji ve iktidar ilişkilerindeki güçsüz konumu yüzünden, bütün diğer etkenlerden daha fazla, hat­ta yegane denetlenebilir unsurdur.

Dolayısıyla, ne Batı'daki ne de Doğu'daki "kadın sorunu" sadece "ora­larda bir yerde" -bazıları için tercihan Doğu'da bir yerlerde!- günün birinde çözülse iyi olacak bir sorun ol­manın çok ötesinde, doğrudan toplumun maddi ko­şullarıyla ilişkilidir.

Aşiret içinde kadınların, mülkiyetin "içeride" kalmasını sağlama ve aşiret dayanışmasını ve işbirliğini güçlendirmede oynadıkları araç rolü­nü ve bu nedenle her türlü vahşete başvurulup denet­lenmeleri gerektiğini anlamadan, bunun sadece kadı­na yönelik değil her türlü şiddeti mazur göstermek ve sürekli beslemek açısından ne kadar tayin edici oldu­ğunu anlamadan ve bunu ortadan kaldırmaya yöne­lik politikaları açık seçik belirleyip uygulamadan, faz­la bir yol alınabileceğini sanmıyorum.

Dolayısıyla işin kolayına kaçmadan ve klişelere sığınmadan sahici bir düşünme ve çözümleme çabasına girişilmesi gereki­yor. Yoksa bu katliam felaketi son olmayacak ve ne yazık ki, "Kürt Kürde kırdırılmaya" devam edecek. (FB/EZÖ)

 

BAĞIMSIZ İLETİŞİM AĞIBağımsız İletişim Ağı (BİA) IPS İletişim Vakfı'nın çalışmalarının merkezinde yer alıyor. BİA, “bağımsız medya”nın güçlendirilmesi hedefiyle, 1997'den bu yana dört temel etkinlik alanı üzerinde gerçekleştirilen bir sürekli proje. Türkiye’de ve dünyada daha çok internet haber sitemiz bianet.org dolayısıyla yaygın olarak bilinse de, BİA günlük haber üretiminin ötesinde, iletişim sürecinin bütün uğraklarını dönüştürmeyi hedefliyor.

IPS İLETİŞİM VAKFIIPS İletişim Vakfı “İletişim ve kalkınma alanındaki projeleri gerçekleştirmek ve desteklemek” amacıyla 1993'te kuruldu. Vakıf etkinliklerini, yerel ve uluslararası kaynaklardan sağladığı hibe ve bağışlarla gerçekleştirdiği projeler üzerinden sürdürüyor.

BİA KİTAPLIĞIBİA Kitaplığı, Bağımsız İletişim Ağı’nın 2001-2009 arasında sürdürdüğü eğitim çalışmalarının ürünü olan “Habercinin Elkitabı“ dizisinden 5, “Hak Haberciliği” disizinden 4 kitabı; gazeteciler için kılavuzların yanısıra mesleğe adım atmaya hazırlananlara yönelik yayınları da kapsıyor. Kitaplık, Türkçe iletişim yazınında uluslararsı standartlarda üretilmiş, kimileri kendi alanlarında ilk olan öncü telif çalışmalardan oluşuyor.

BİZE ULAŞIN