
05 Temmuz, Cumartesi, Son güncelleme 00.41
Anahtar Sözcükler
Haberler
Gündemdekiler
Cumhurbaşkanlığı seçiminin emekçi ve yoksulların refah ve mutluluğuyla bir ilgisi yok ama genel politik iklimi etkileyecek. Genel seçimlerde ittifakların şekillendirilmesinin provası olacak. Bir CHP-MHP ve AKP-DYP kutbu oluşuyor. Üçüncü bir kutup gerek.
Siyasi gazete - İstanbul
05 Nisan 2007, Perşembe
Tayyip Erdoğan şimdi ne kadar isterdi, zamanında şu tesettür, namaz niyaz konularında biraz daha alçak profil vermiş olmayı; ne kadar isterdi Mevlevîlik, Nurculuk, hatta Nakşîbendilik dururken, Anadolu Müslümanlığıyla bile bir alakası olmayan Vahabî akîdelerine meyletmemiş olmayı.
Nerden bilebilirdi Erdoğan, İslam devrimi romantizmiyle yanıp tutuştuğu günlerdeki sicilinin küresel reformculuka dümen kıvırmış ve artık Cumhurbaşkanlığına içi giden bir başbakanken siyasi rakiplerince suç kanıtı olarak yüzüne çarpılacağını.
28 Şubat sonrasında Necmettin Erbakanı terk eder ve AKPyi kurarken Erdoğan bütün geçmiş hesabı bir seferde kapatabileceği umuduyla değiştim demişti. Ama, Danıştayın türban kararı, zinanın suç sayılması tartışması, Merkez Bankası başkanının atanması sırasında açtığı mecelle tartışması ve benzerlerinin de gösterdiği gibi, buna kendisi bile tam manasıyla inanamamışken siyasi rakiplerinin inanmasını beklemesi için fazla bir neden yok aslında.
Türk-İslam Hamleti: Cumhurbaşkanı olmak ya da olmamak
Doğrusu, Türkiye, ABDnin dünya hâkimiyeti açısından, NATOnun güneydoğu kanadında kilit bir rol oynuyor olmasa; ABD harp doktrinleri 1970ler ve 80lerde siyasi İslama Orta Doğuda ve Müslüman ülkelerde Sovyet nüfuzu karşısında bir kalkan işlevi yüklemese, Suudi Arabistan krallığı petrol gelirlerinden gelen sınırsız serveti Washington hesabına bu siyasal İslamın her yerde, sola, sosyalizme, halkçılığa karşı seferber edilmesi için akıtmasa; bu bağlantıdan beslenen ticaret ve sanayi Türkiye'de de bir İslami sermaye grubunun oluşumunu hızlandırmasa, Tayyip Erdoğanın bugünlerde, devlet hizmetinde yükselmeyi umabileceği en yüksek görev, büyük olasılıkla İETTde bir amirlik olurdu.
Ama tarihin cilvesi, siyasi İslâmı "komünizmle mücadele" adına gelenekçi kitleleri toplumsal mücadelenin uzağında tutmak üzere göreve çağırmak onları önceki elli yıl boyunca köşe bucak kovalamış cumhuriyetin laik seçkinlerine düştü. NATO'nun stratejik desteğiyle bütün İslam ülkelerinde politik temsil olanaklarının genişliğine de bağlı olarak nüfuzlarını artıran İslamcı politikacılar, her kriz döneminde hareket yeteneklerini geliştirerek politik sahnenin önlerine çıkmaya başladılar. Erdoğanın bu sürecin ürünü olduğundan kim şüphe duyabilir.
Ne var ki, Sovyetler Birliğinin Afganistandan çekilişi sonrasında Gülbeddin Hikmetyar, ya da Usame bin Ladin'i bugünkü konumlarına taşıyan küresel denklem NATOnun kanat ülkesi Türkiye'de aynı şekilde çalışamazdı. Necmettin Erbakan'ın havsalasının almadığı, idrakte gösterdiği aczin bedelini rezil olarak ödediği küreselleşmenin yeni konjonktürünü doğru okuyuşları Tayyip Erdoğan ve AKP'yi oluşturan çekirdeği belki kendilerinin bile inanamayacakları bir hızla tek başına hükümete taşıdı.
Çok değil beş yıl önce "minareden süngü olur mu olmaz mı" davasındayken, Erdoğan şimdi artık bir nevi Türk-İslam Hamlet'i rolünde düşünüyor, düşünüyor, düşünüyor: Çankayaya, Türkiye Cumhuriyetinin tepesine yerleşmek için önünde kalan tek basamağı çıksın mı çıkmasın mı, çıkarsa nasıl çıksın? Onun yanıtını aradığı gerçekten de Danimarka Prensinin o ünlü sorusu: "To be or not to be!("Olmak veya olmamak!")
Sistemin sınırları
Erdoğan kendisine soruyor, partisine soruyor: Sezerden boşalacak yere çıksın mı çıkmasın mı? Hemen mi çıksın, yoksa daha sonra, daha dolambaçlı bir yoldan mı? Acaba önden, eşinin başı bağlı olmayan Vecdi Gönül gibi birini mi çıkartsın Çankaya'ya ve böylece laik tepkileri boşa alsın ve ardından üç tepesi de hükümet, cumhurbaşkanlığı ve TBMM- aynı partinin mensuplarınca fethedilmiş devletin bütün organlarını bir tek parti devletinde olması gerektiği gibi yekpare bir aygıtın eklentileri olarak yeniden düzenlensin de onun mu başına geçsin?
Erdoğanın kendisine kalsa, sonuncu seçeneği isterdi mutlaka, ama kalmıyor. Bütün bunlar eğer olabilse, oldurulabilse, Türkiye Cumhuriyetinin 1923-46 arasındaki yapısının tersyüz edilerek Türkiyeye yeniden giydirilmesi demek olurdu. Becerebilseler, ellerinde olsa, tek parti hükümetlerinin, öncellerine, politik atalarına 1923-46 arasında layık gördüğü muamelenin aynısını Tayyip Erdoğan ve AKP liderliği bugünkü laik karşıtlarına layık görürlerdi. İçlerinin ta en derininden bunların zaman zaman geçtiğinden emin olabiliriz, ama ellerinde değil. Bunun önündeki engel, onların değişmiş olmaları ya da Deniz Baykalın parti grup toplantılarında her gün ata geldiği nutuklardan kapıldıkları korku değil, AKPye bugünkü politik konumunu kazandıran dünya konjonktürü ve içinde hareket etmek zorunda oldukları küresel uluslararası politik-ekonomik-askeri ilişkiler bütünü.
Türkiye dünyada tek başına olsa, AKP sınırlı politik üstünlüğünü, Türkiyenin uluslararası kapitalist düzen içindeki rolünün sürdürülmesine sunduğu katkı dolayısıyla Brüksel ve Washingtondan edindiği onaya borçlu olmasa, ekonominin çarkları dönmesini uluslararası sermaye trafiğine ve uluslar arası kredi akışına borçlu olmasa Türkiyenin CHP liderinin her gün yeniden çizdiği kıyamet tablosundaki gibi Erdoğanın cumhurbaşkanlığında bir tür padişahlığa sürükleneceğinden, hilafetin geri geleceğinden kaygılanmak için hatırı sayılır bir nedenimiz olurdu belki.
Ne var ki, Irakın parçalanması ve Türkiyenin Güneydoğusunun bağımsız Kürdistanın çekim alanına girmesini öngören en kötü durum senaryosu uyarınca icat edilmiş milliyetçi paranoyaya kapılanların gördükleri sanrının aksine uluslararası toplulukun böyle bir kaosu istemediği ve buna seyirci kalmayacağı ortada. Uluslararası sermayenin, cumhurbaşkanlığı seçimi dolayısıyla oluşan, sahici bir toplumsal temelden yoksun gerilimler dolayısıyla Türkiyenin bir darbe ya da bir çeşit iç savaşa sürüklenmesine rıza göstereceğini düşünmek gerçekçi olmaz. Sermeyenin Cumhurbaşkanlığı için en uygun bulduğu adayın Tayyip Erdoğan olmadığı da, onun Cumhurbaşkanlığını her ne pahasına olursa olsun önlemek için çabalamayacağı da ortada: TÜSİADın ağzından açıkça söylediler: Olmazsa daha iyi, olursa da ne yapalım!
Antidemokratik Cumhurbaşkanlığı, oligarşik seçim
Ancak, 12 Eylül rejiminin süreklileştirilmesini sağlamak üzere diktatör yetkileriyle, yürütmenin başı olarak Anayasal güçle donatılan bu antidemokratik iktidar odağına, emekçilerin ve solun uhrevi bir anlam yüklemesi için de; halkın sözünün olmadığı, fikrinin sorulmadığı oligarşik bir seçim dolayısıyla Deniz Baykalın CHPsinin peşine takılması için de bir neden yok.
Siyasi Gazetenin bu sayısında Hüseyin Hasançebinin çok parlak bir biçimde resmettiği gibi aslında her Cumhurbaşkanlığı seçiminde nükseden bu kavga, gerçekte devletin ve yürütmenin elinde birikmiş olan aşırı kudret ve servetin yedi yıl boyunca hangi ayrıcalıklı kesimler arasında paylaştırılacağıyla, bir çeşit Bonapart yetkileriyle donanmış Cumhurbaşkanından hakem sıfatı altında kimleri kayırmasının beklendiğiyle ilgili. İslâmcılık ya da laiklik bunun bahanesi.
85 yıllık Cumhuriyet pratiğinin gösterdiği gibi Cumhurbaşkanının kim ve ne olduğunun işçiler, emekçiler ve yoksulların refah ve mutluluk yolundaki çabalarıyla küçücük de olsa bir bağı olmadı hiç.
Ancak bu, gene de Cumhurbaşkanlığı dolayısıyla ortaya çıkan siyasi durumdan işçi hareketinin ve solun toplumsal ve politik mücadelelerini içinde yürüttükleri genel iklimin hiçbir şekilde etkilenmediği anlamına gelmiyor. Cumhurbaşkanlığı seçimleri bir bakıma sonbahardaki genel seçimler için temel ittifakların şekillendirilmesinin provası olacak. Bu bağlamda bir CHP-MHP kutbuyla, AKP-DYP kutbunun oluşmaya başladığını görmek mümkün.
Bu rekabetin kızıştıracağı milliyetçilik yarışının ötesine seslenen, kendisini her iki kutuptan da ayırt eden bir üçüncü kutbun anlamlı bir biçimde şekillenmeye başladığı Hrant Dinkin öldürülmesi karşısında baş gösteren kitlesel vicdani isyan dolayısıyla açıkça görüldü. Cumhurbaşkanlığı seçimi süreci bu isyanın politik bir seçeneğe dönüşmesi için bir vesile olarak değerlendirilmeli. (EK)
| Ana Sayfa |
Yazarlar | Arşiv-Arama | Bilgi-Belge
| Çocuk Sitesi | BİAMag |
Kadının Penceresi | News in English Haber Listesi | Galeriler | Linkler | Künye | BİA Kitaplığı | BİA Hakkında Bu web sitesi IPS İletişim Vakfınca Avrupa Birliği (AB) ve İsveç Uluslararası Kalkınma Ajansı (SIDA) desteğiyle yürütülen, “Haklar İçin Habercilik, Haberciler İçin Özgürlük” -kısa adıyla BİA3 - projesi kapsamında yayınlanmaktadır. Web sitesinin yeniden düzenlenmesi masraflarına Uluslararası İfade Özgürlüğü Değişimi (IFEX) de katkıda bulunmuştur. Bu web sitesinin içeriği yalnızca IPS İletişim Vakfı'nın sorumluluğundadır ve hiçbir biçimde AB ve SIDA’nın tutumunu yansıtmamaktadır. |