4 Aralık Perşembe, Son güncelleme 00.39

Demokratikleşme, Ara mı Son Durak mı?

Bağımsızlık talepleri gelmesin isteniyorsa, Türkiyedeki halklara ekmek ve kültürel haklar verilmelidir. Devlet, Kürt kökenli vatandaşların asimile edilemeyeceğine inanmalıdır. Türklük biçimindeki üst-kimliğin Türkiyelilik biçiminde algılanması şarttır.

BİA Haber Merkezi - İstanbul

21 Temmuz 2003, Pazartesi

Avrupa Birliği (AB) Uyum Paketlerinin birbiri ardına çıkarıldığı şu günlerde iki tez var:

1) Daha fazla demokrasi Türkiye’yi parçalar;

2) Tam tersine, güçlendirir.

Bu acayip tartışma, özellikle iki önemli gelişme ortamında önem kazanıyor:

1) Kuzey Irak’ta zaten 1991’den beri embriyon halinde gelişen Kürt oluşumunun en azından federe bir devlet haline geleceğinin anlaşılması. Bu, Türkiye’deki Kürtlerimiz için bir “Akraba Devlet” (kin-state) olacak. Teoride çok şey ifade eden bu durumun Türkiye’den “toprak koparacağından” korkuluyor.

2) Birleşmiş Milletler (BM) 1966 İkiz Sözleşmelerini, Ağustos 2000’deki imzamızdan sonra şimdi de Haziran 2003’te Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) onayından geçirdik. Bunların ortak birinci maddesi “Halkların Self Determinasyon (SD) Hakkı”ndan bahsediyor. Bu durumda kendi Kürtlerimizin Türkiye’den “kopabilecekleri”nden korkuluyor.

Neden bahsettiğimizi bilmek için önce SD’nin üç anlamını görelim:

SD’nin üç anlamı

1) İç SD: 1789’la ortaya çıkmıştır. Halkların kendi rejimlerini (siyasal, ekonomik, vs.) özgürce seçmeleri anlamına gelir. Yani, Demokrasi demektir.

2) Dış SD: W.Wilson’un 14 İlkesi’ne (1920) kadar götürülebilirse de, BM’nin kurulmasından sonra ve özellikle de 1960 yılı sularında uygulama düzeyine çıkmıştır. Sömürgelerin, sömürgeci ülkeden bağımsızlaşması (dekolonizasyon) anlamına gelir. Tarihine dikkat edilecek olursa, 1966 İkiz Sözleşmelerindeki anlamı da budur.

SD’nin asıl anlamını oluşturan dekolonizasyon uygulamasına gelince: Her halkın SD hakkı vardır, bu halk bir mekanın tüm halkıdır; bu halk bu hakkını bağımsızlığa ulaşarak kullanır; ondan sonraki bölünmeler SD hakkına girmez. Yani, SD yalnızca sömürge halklarının hakkıdır (1960 BM Genel Kurul kararı no.1514).

Sömürge nedir? Bir ülkenin “Sömürge” sayılması ve dolayısıyla SD hakkına sahip olması için iki ölçütün bir arada bulunması gerekir: a) Sömürgeci ülke ile sömürgesi arasında ülkesel kopukluk olacaktır (arada deniz veya başka ülkeye ait bir kara parçası bulunacaktır); b) Sömürgeci ile sömürge arasında etnik farklılık olacaktır (1960 BM Genel Kurul kararı no.1541).

3) Ayrılma: Sömürge durumunda olmayan, bağımsız olan ülkelerden ayrılma anlamına gelir. Bu anlamdaki SD, teori ve pratikte meşru değildir. Çünkü bu tür ayrılmalar amip bölünmesi gibi, çorap söküğü gibi gidebilir ve uluslararası düzeni altüst eder.

Bununla birlikte, gerek teoride gerekse BM pratiğinde “ayrılma” anlamında SD’nin meşru görülebildiği bir durum mevcuttur: O ülkede demokrasinin (yani, İç SD’nin) olmaması. Nitekim, 1970’te BM Genel Kurulunun aldığı 2625 sayılı kararda bu çok açıktır:

“Aşağıdaki paragraflardan hiçbiri, SD ilkesine uyan ve ülkesinde yaşayan tüm halkı soy, inanç ve renk ayrımı yapmadan temsil eden bir yönetime sahip olan egemen ve bağımsız devletlerin teritoryal bütünlüğünü ve siyasal birliğini kısmen yada tamamen ortadan kaldıracak ya da tehlikeye sokmaya izin verecek yada bunu teşvik edecek biçimde yorumlanamaz”.

Burada geçen SD terimi “iç” SD olup, tabii ki demokrasi anlamına gelmektedir. Demek ki, vatandaşları arasında ayrım yapmayan devlete karşı ayrılma anlamına gelen SD uygulanamaz.

Çok daha yeni olarak, İnsan Hakları Dünya Konferansı tarafından 25 Haziran 1993’te kabul edilen Viyana Bildirgesi ve Eylem Programının şu ifadesi de, çok daha açık biçimde aynı şeyi tekrarlıyor:

“... eşit haklar ve halkların self determinasyonu ilkelerine uygun hareket eden ve sonuç olarak o toprakta yaşayan tüm halkı herhangi bir fark gözetmeksizin temsil eden bir yönetime sahip bulunan egemen ve bağımsız devletlerin teritoryal bütünlüğünü yada siyasal birliğini tam olarak veya kısmen ortadan kaldırabilecek veya tehlikeye sokabilecek herhangi bir eyleme izin veya teşvik sağlamak biçiminde yorumlanamaz”.

Bütün bu belgeler, “Türkiye’ye daha fazla demokrasi gelirse Türkiye parçalanır” diyenlere okutulmalıdır. Türkiye, uluslararası pratiğe göre, demokrasi olmadığı zaman parçalanabilir.

Bir Tahlil: “Ara Durak” mı, “Son Durak” mı?

Bu bilgileri edindikten sonra, Türkiye’nin Kürt kökenli vatandaşlarının daha fazla demokrasiyi Türkiye’den kopmak için mi (“ara durak”), yoksa Türkiye’nin ayrılmaz parçası olmak için mi (“son durak”) kullanabilecekleri üzerine bir tahlil denemesine girişebiliriz.

Şimdi ölmüş olan, milliyetçilik uzmanlarının en ünlüsü Ernest Gellner’e bir Ankara konferansı sırasında bir soru sormuştum. Bu soruya Gellner’in verdiği cevapta birkaç kelimeyle temas ettiği ve benim sonradan geliştirdiğim kimi kavramları kullanacağım. Soru mealen şöyleydi:

“Ulus-devlet kavramının küreselleşme ortamında gittikçe zayıflaması söz konusu. Bu gidiş içinde, yeni ulus-devlet kurma girişimleri nasıl yorumlanabilir? Daha önemlisi, bunlar bu ortamda nereye kadar gider? Bugün Türkiye’de Türk anababalar çocuklarına Türkçe eğitim vermek istemiyorlar. Onları, İngilizce eğitim yapan okullara yollamak için bütçelerini zorluyorlar. Oysa, Kürt milliyetçiliği, Türkçe’den çok daha az gelişmiş bir dil olan Kürtçe eğitim istiyor. Kürt milliyetçilerinin bu tutumu bir anakronizma (zamanını şaşırma) mıdır? Bir de, milliyetçilik denilen ideoloji normal olarak “bağımsız ulusal devlet”i amaçladığına göre, böyle bir ortamda bir milliyetçilik, bağımsızlığa kadar gitme yerine kültürel milliyetçilik aşamasında durabilir mi? Evetse, hangi koşullarda?”

Gellner, milliyetçilik konusunda dikkatini Batı toplumu üzerinde toplamış biri olduğu için, bu sorumu önce “Ben Kürt milliyetçiliği konusunda fazla bir şey bilmiyorum” dedi. Sonra da, “Bununla birlikte, genel bir şeyler söyleyebilirim” diyerek şöyle devam etti:

“Dünyada çok sayıda topluluk var. Bir kasabadan komşu kasabaya gidince dil değişiyor, diğer kasabada bir daha değişiyor. Bunların bir milliyetçilik ileri sürme ve başarma şansı yok. Eğer daha ciddi durumlarda birtakım ölçütler ileri sürmek gerekirse, dört tane sayabilirim: 1) Sayı: Ülkenin tüm nüfusu içinde anlamlı bir sayıları var mı? 2) Yoğunluk: bu halk dağınık mı, yoksa belli bir bölgede mi toplanmış? 3) Tarihsel Süreklilik: Varlıkları ve talepleri tarih içinde süreklilik gösteriyor mu? 4) Motivasyon: Bağımsızlığı ne kadar şiddetle istiyorlar veya istemek zorunda kalıyorlar. Yani, istedikleri gönence ve kültüre ulaşma olanakları kendi ülkelerinde zayıf mı? Bu sorulara olumlu cevap veriyorsanız, bu topluluğun bağımsızlık istemesi durumu kuvvetlidir”.

İnsanda ufuk açan bu ölçütleri Türkiye bağlamında biraz geliştirerek inceleyelim. Özellikle de, bunların içinde en önemlisi olan ve ülke içi durumu ilgilendiren “motivasyon” (güdülenme) ölçütünü “Dış Etkenler” ve “İç Etkenler” diye ikiye ayırarak tahlile girişelim. Türkiye’deki Kürt milliyetçiliğinin, kültürel haklar elde ederse kültürel aşamada mı duracağı, yoksa bu hakları elde ederse bunu bağımsızlığa giden yolda bir ara istasyon olarak mı kullanacağı konusunu tartışalım.

1) Sayı ölçütü

Türkiye’deki Kürt kökenliler 12 milyon kadar. Dünyada birkaç yüz binlik devletler varken, bu sayının bağımsız devlet istemeye götürebilecek bir sayı olduğu kuşkusuz. Bu durumda bu ölçütün yanına “artı” (yani, “bağımsızlığa gidebilir”) işareti koyabiliriz. Bununla birlikte, Türkiye Kürtlerinin hem önemli bir miktarı asimiledir, hem de büyük bir çoğunluğu “ayrılmacı” değildir; bu açıdan da bu ölçüte bir “eksi” (yani, “bağımsızlığa gitmez, gitmeyebilir”) işareti koymamız gerekir.

2) Yoğunluk ölçütü

Türkiye Kürtleri çok yoğun biçimde ülkenin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde yaşıyor. Bu açıdan bir “artı” koymalıyız. Diğer yandan, şu anda Kürt kökenlilerin yarısından fazlasının Türkiye’nin batı illerinde yaşadığını biliyoruz; İstanbul dünyanın “en büyük Kürt kenti”. Gerçi bunun nedeni 1980’lerde başlayan ekonomik ve/veya zorunlu göç ama, Türkiye’de doğu ile batı arasındaki gönenç farkının bu insanların özellikle uzun erimde doğuya geri dönmelerini önleyeceği de bir gerçek. Dolayısıyla, bu ölçütün işareti bir de “eksi” olarak düşünülmeli.

3) Tarihsel Süreklilik ölçütü

İlk Kürt milliyetçi gazetesi Kürdistan’ın çıkış tarihi 1898. Yani, Jön Türk gazetesi Meşveret’in çıkışından yalnızca 3 yıl sonra. Bugün Kürtlerin ileri sürdükleri kültürel özerklik vb. temalar, hatta daha yoğun biçimde, 1918 tarihli Jin dergisinde de var. Kürt ayaklanmalarının bastırılmasından sonraki 1938-59 “derin dondurucuya koyma” dönemi hariç, Kürt milliyetçi hareketinde hiçbir kesinti yok. Buna kesinlikle bir “artı” koymak gerek. Bununla birlikte, Kürt milliyetçiliği her zaman söz konusuydu, ama çok az durumda (PKK?) ve o da yeterince net olmaksızın bağımsızlık amacına yönelik oldu; bu da bir “eksi” gerektiriyor.

4) Dış Etkenler ölçütü

Türkiye’deki Kürtlerin bağımsızlık isteyip istemeyeceğini etkilemek açısından, sınırlar ötesiyle ilgili üç alt-ölçüt düşünebiliriz:

a) Jeopolitik Konum: Bağımsızlık isteyen bir halkın sınırda mı yoksa ülkenin ortasında mı yaşadığı, oturduğu bölgenin denize açılımı olup olmadığı gibi jeopolitik hususlar çok önemlidir. Çünkü bağımsızlık isteği bunların sonucu kolaylaşır veya zorlaşır. Kürtler güneydoğu ve doğu sınırında oturduğu için buna bir “artı”, bu bölgenin denize açılımı olmadığı için de bir “eksi” koymak gerekiyor.

b) İrredantizm Olanağı: İrredantizm, bir devletin kendi sınırına yakın yaşayan soydaşlarının oturduğu bölgeleri ilhak etme politikasıdır. Eğer sınırın öte tarafında söz konusu halkın soydaşları yaşıyorsa, bu bağımsız devlet kurma güdüsünü artırır. Türkiyeli Kürtlerin İran, Irak ve Suriye sınıra bitişik yaşayan soydaşları vardır. Üstelik, bugün bunların en azından bir federe devlet kurmaları söz konusudur. Bu nedenle buna bir “artı” koymak gerekir. Bununla birlikte, bu üç ülkede yaşayanlarla aralarında büyük dil, iktisadi gelişmişlik, demokrasi, sınıf, önderlik vb. farklılıkları bulunduğu için bir de “eksi” koyabiliriz.

c) Uluslararası Konjonktür: Uluslararası koşullar günümüzde her zamankinden de önemli. Bir defa, azınlık hakları dünyada “yükselen bir değer”. Bu nedenle bir “artı” koymak lazım. Ama Batı dünyası bu hakların bölünmeyi değil, daha büyük entegrasyona yol açması gerektiğini düşünüyor; bu nedenle de bir “eksi” vermek gerek. İkincisi, daha önce de tartıştığımız gibi, bir zamanların imparatorlukları gibi şimdi de ulus-devlet bu biçimiyle devrini tamamlıyor ve küreselleşme sonucu para, maddi değerler, tüketim, blucin markası gibi öğeler artık “ulusal gurur” gibi kavramların yerini alıyor. Bu nedenle de bir “eksi” konabilir.

Bir “ara toplam” yaptığımızda, artı ve eksilerin eşit olduğunu görüyoruz. Bu durumda aşağıdaki son ölçüt, dengeyi etkilemek açısından yaşamsal önem kazanıyor:

5) İç Etkenler (Beklenti) ölçütü:

İçte Kürtlerin beklentileri nedir? Yani, maddi ve manevi ortam açısından, ayrılırlarsa mı yoksa kalırlarsa mı daha iyi yaşamayı umuyorlar? Mevcut yönetimde gerçek bir iyileşme beklentileri ne kadar güçlü?

Türkiyeli Kürtler, eğer “gönüllerindeki gönence ve kültüre” (yani, iş ve ekmek bulmaya ve alt-kimliklerini rahatça ifade edebilmeye) ulaşma açısından kendilerini rahat hissederlerse, bağımsızlık aşamasına geçmeden kültürel milliyetçilik aşamasında kalabilirler. Çünkü yukarıda sözü edilen eksiler vardır; Türklerle Kürtlerin et-tırnak olma durumları özellikle aynı din ve mezhebi paylaşmaktan gelen bir gerçektir; Kürtlerin feodal gelenekleri, “müstakbel” bir Kürt devletinin demokratikliği konusunda çok kuşku duyurmaktadır, K.Irak’daki devlet embriyonunun durumu aynen böyledir, nihayet PKK’nın demokratiklik karnesi kırıklarla doludur; bu müstakbel devletin ekonomi geleceği coğrafya nedeniyle parlak olmayacaktır; ve hepsinden önemlisi, küreselleşmenin değerleri ortadayken, İngilizce öğrenmeden ekmek bulunmayan bir Türkiye’de Türk anababalar çocuklarını Türkçe okula yollamazken, hangi Kürt anababa çocuğunu Kürtçe okula yollar?

Yaşar Kemal çok ilginç bir şey söylüyor: “Kültürel haklar verilirse, Kürtler arkasından bağımsızlık da ister, deniyor. Verilmezlerse istemezler mi?” diyor. Gerçekten, acaba bağımsızlık isteyen Kürtler bunu şimdiye kadar kendilerine kültürel haklar verildiği için mi istediler, verilmediği için mi?

Sonuç

Eğer bağımsızlık talepleri gelmesin isteniyorsa, Türkiye’deki Kürt kökenlilerle ilgili olarak yapılması gereken şeyler üzerine birkaç düşünce belirterek bitirelim:

1) Bu insanlara iki şey hemen verilmelidir: Ekmek (her türlü imkan kullanılarak bölgeye maddi gönenç temini) ve Kültürel Haklar (dilini öğrenme, yazma, öğretme, alt-kimliğini açıkça belirtme olanağı). Böylece bu insanlar, artılarla eksilerin yaklaşık eşit olduğu bir Türkiye’de mutlu olacaklar ve ağırlıklarını “Son Durak”tan yana koyacaklardır.

2) Bunlara bu iki “şey” aynı anda (simültane) verilmelidir. Bunun gerekçesi şudur: Yalnızca ekmek verilirse, milliyetçilik temelde bir burjuva ideolojisi olduğu için Kürt milliyetçiliği güçlenir. Yalnızca kültürel haklar verilir de ekmek verilmezse, yine aynı şey olur. Önemli olan, bu iki öğeyi aynı anda ve Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda barışın sürdüğü bir dönemde vermektir.

3) Bu kültürel haklar herkese verilmelidir; yalnızca Kürt kökenlilere verilmemelidir. Çünkü o zaman bunlar literatürde “pozitif hak” denen türden olur. Pozitif haklar, vatandaşların tümüne değil, dezavantajlı bir azınlığına verilen haklardır. Böyle durumlarda hem o grubun kendini tecrit eğilimi artar, hem de çoğunluk o grubu hedef olarak görmeye başlar. Bu haklar TC vatandaşlarının tümüne verilirse Kürt kimliği öne çıkmaz, demokrasi öne çıkar. Devlet hiçbir alt-kimliğe karışmamalıdır. İnsanlar istedikleri radyo, TV, vs.’de kendi kimliklerini rahatça yaşayabilmelidirler.

Bunlar yapılırsa, K.Irak’ta bir değil bin tane Kürt devleti kurulsa, Türkiye Kürtleri için çekici olmaz. Çünkü Türkiye ile Irak arasında zaten mevcut olan “eşik” (gönenç ve özgürlük eşiği) alabildiğine derinleşecektir. Türkiye Kürtlerinin aşağıya atlamak istemeyecekleri kadar derin.

4) Devlet, Kürt kökenli vatandaşların artık asimile edilemeyeceğine kesinlikle inanmalıdır (Devlet, bu şansı 1950’lerde kaçırmıştır). Zaten, asimilasyon, küreselleşme olgusu tarafından da olanaksız kılınmıştır. Devletin amacı, bu vatandaşları çok güçlü biçimde entegre etmek olmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti’ni bölünmez kılacak olan bu entegrasyondur.

Bunun mümkün olabilmesi için de, burası fevkalade önemli, ülkemizde şu anda “Türklük” biçimindeki üst-kimliğin artık “Türkiyelilik” biçiminde algılanması şarttır. Çünkü Türkiyelilik, hiçbir alt-kimliği dışlamayan bir nitelik taşır ve gerçek bir entegrasyon aracıdır. (BB)

* Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslar arası İlişkiler Profesörü Baskın Oran’ın “Türkiye Kürtleri, Demokratikleşme, Self Determinasyon (SD): ‘Ara Durak’ ve ‘Son Durak’ Üzerine Düşünceler” başlıklı tebliğ özeti, 5-6 Temmuz 2003’te Ankara’da Dedeman Oteli’nde gerçekleştirilen “Türkiye’de Demokratikleşme ve Kürt Sorununun Çözümü” konferansında sunulmuştu.

Ana Sayfa | Yazarlar | Arşiv-Arama | Bilgi-Belge | Çocuk Sitesi | BİAMag | Kadının Penceresi | News in English
Haber Listesi | Galeriler | Linkler | Künye | BİA Kitaplığı | BİA Hakkında

Bu web sitesi IPS İletişim Vakfınca İsveç Uluslararası Kalkınma Ajansı (SIDA) desteğiyle yürütülen, "Haklar İçin Habercilik, Haberciler İçin Özgürlük" -kısa adıyla BİA3 - projesi kapsamında yayınlanmaktadır. Web sitesinin yeniden düzenlenmesi masraflarına Uluslararası İfade Özgürlüğü Değişimi (IFEX) de katkıda bulunmuştur. Bu web sitesinin içeriği yalnızca IPS İletişim Vakfı'nın sorumluluğundadır ve hiçbir biçimde SIDA'nın tutumunu yansıtmamaktadır.