3 Aralık Çarşamba, Son güncelleme 00.00

Bıyık, Türban, Puşi

KA.DER kampanyası özgül mağduriyetlere dikkat çekmeye engel değil. Aksine yaratılan duyarlılık üzerinden bu mağduriyetleri tartışmak mümkün. Zaten bu katmanlı sorunun bütün boyutlarının tek bir kampanyayla kapsanmasını beklemek insafsızlık olmaz mı?

BİA Haber Merkezi - Ankara

16 Nisan 2007, Pazartesi

KA.DER’in kadınların siyasetteki temsil adaletsizliğine dikkat çekmek amacıyla bir başlattığı kampanya hayli ilgi uyandırdı. Görmüşsünüzdür, gazetelere verilen ilanlarda ünlü kadınlar bıyık takıp, “illa da bıyıklı mı olmak gerekiyor” diye soruyorlar.

Doğrusu soruna “genel olarak dikkat çekmesi” açısından başarılı da olundu.

Ama gelin görün ki daha kampanyanın ilk günlerinden itibaren konu, “kadınların eksik temsili”nden “hangi kadın” sorusuna kaydı. Nuray Mert, kampanyanın türbanlı kadınları görmezden geldiğini dile getirdi ve bıyık takanlara “türban da takar mısınız” diye sordu.

Yeni Şafak Gazetesi bu soruyu yönelttiği ve olumlu yanıt aldığı kadınların başörtülü fotoğraflarını yayınladı.

Rice’a da kota!

Eleştiriler bununla sınırlı kalmadı. Kimileri Ümit Boyner gibi iş çevrelerinden kadınların katılması nedeniyle, kampanyanın tatlı su burjuvalarının eğlencesi olduğunu öne sürdü. Kimileri ise Condoleezza Rice’a da kota ister misiniz diyerek meseleyi “biyolojik cinsiyete indirgemenin tehlikeleri”ne dikkat çekti.

Kuşkusuz üzerine konuşulan alan çok katmanlı bir sorun alanıydı ve daha pek çok şey söylemek de mümkündü. Zira eksik temsil sadece dindarlıkla ya da sınıfsal konumla sınırlı da değil.

Örneğin şimdiye kadar dile getiren olmadı ama Seçim ve Siyasi Partiler Kanunlarında yer alan ve Türkçe dışında dil kullanmayı yasaklayan hükümlerin de başka bir kadın kategorisini mağdur ettiğini belirtilebilir.

Dikat çekilmeyen mağduriyetler

Sadece seçim propagandaları esnasında Kürtçe konuştukları için ceza alan kadınlar oldu. Anlamadıkları bir dilden yapılan propagandaları dinleyerek tercih yapmak durumunda bırakılan kadınların durumunu varın siz düşünün. Yüzde 10 barajı olmasaydı bugün meclisin cinsiyet kompozisyonu farklı olacaktı.

Tüm bunlar elbette ki önemli. KA.DER’in kampanyasında özgül olarak dikkat çekilmeyen mağduriyetleri görmezden gelmek imkansız. Ki bu mağduriyetlerin arasında başörtüsünün önemli bir yeri var.

Başörtülü kadınlar seçilme hakkından yararlanamadıkları gibi eğitim ve çalışma haklarını da kaybediyorlar. Yıllardır bu alanda telafi edilmeyi bekleyen mağduriyetler var.

Eksikler kampanyayı eksiltir mi?

Kampanyanın yoksul emekçi kadınların özgül temsil sorunlarına dikkat çekmediği de doğru. Daha düne kadar ülkemizde sendikaların siyaset yapması bile yasaktı.

Mevcut siyasal kurumlar, seçim sistemi, siyasi partilerin yapısı, seçilme koşulları falan bir araya geldiğinde yoksul emekçi kesimlerin bizzat kendi çıkarlarını temsil edebilmeleri neredeyse imkansız.

Tüm bunlar KA.DER’in kampanyasını anlamsızlaştırır mı? “Bıyık takmak yetmez” diyerek eleştirilmeliler mi? Hatta “Türban da yetmez bir de puşi takmalısınız” demek mi gerekir?

Bunca katman tek kampanyaya sığmaz

Evet ama böylesi katmanlı bir sorunun bütün boyutlarının tek bir kampanya ile kapsanmasını beklemek insafsızlık olmaz mı? Kaldı ki KA.DER’li kadınların böyle bir niyeti de olmayabilir.

Başta başörtüsü sorunu olmak üzere özgül mağduriyetlerin bulunmasının, bunları teker teker dile getirmeyen bir kampanyayı önemsizleştirmeyeceğini düşünüyorum.

KA.DER’in başlattığı “genel” kampanya, özgül mağduriyetlere dikkat çekmeye engel değil. Aksine onun yarattığı duyarlılık üzerinden bu mağduriyetleri tartışmak mümkün ve anlamlıdır.

Çoklu kampanyaya engel yok ki

KA.DER’in kampanyasını destekleyen bu yazının tek emeli aynı anda çoklu kampanyalar yapmamızın mümkün, anlamlı ve gerekli olduğunu söylemek değil; bir de bıyığın bütün mağduriyet alanlarını kesen gücü var.

Dindar kadınların başörtüsü nedeniyle meclisten dışlandıkları, Kürt kimliği ile siyaset yapmak isteyenlerin engellendiği ya da emekçilerin kendi çıkarlarını temsil edemedikleri çok doğru ama –eğri oturup doğru konuşmak gerekirse- bu kadınların önündeki tek engel başörtüleri, etnik kimlikleri ya da sınıfsal konumları mı?

İslamcı erkekler bu kimliklerinden ötürü ne çalışma yaşamından ne de siyasal alandan dışlandılar. Aksine malumunuz olduğu üzere bugün iktidar konumundalar. İktidar olduktan sonra, örgütlenme başarılarında ve iktidara gelmelerinde önemli bir rolleri olan başörtülü kadınların sorunlarını meclise taşımadılar bile.

Peki sendikalar?

Sınıfsal perspektiften eleştiri yapanların ve kampanyada Boyner’in bulunmasını sorunsallaştıranların, öncelikle mevcut sendikalardaki kadınların ne derece temsil edilebildikleri sorusunu yanıtlamaları gerekmiyor mu?

Kürt kadınları açısından da durum farklı değil. Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) cinsiyet kotası uygulaması ya da eşbaşkanlık sistemi, “Kürtler adına söz söyleme”nin, esas olarak erkek işi olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Nitekim “Kürtlerin çıkarları” söylemi sıklıkla “kadınların çıkarları”nı görünmez kılabiliyor.

Özcesi, kadınların sınıfsal konumlarının, etnik ya da dinsel kimliklerinin siyasal temsillerini güçleştirmesi, kendi sınıfları, etnik ya da dinsel toplulukları içinde de cinsiyete dayalı bir ayrımcılık olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Zira özgül mağduriyetleri aşan ve badem ya da pos biçiminde olmasının da bir şeyi değiştirmediği ortak bir mağduriyet alanından söz ediyoruz. (HÇ/BA)

Ana Sayfa | Yazarlar | Arşiv-Arama | Bilgi-Belge | Çocuk Sitesi | BİAMag | Kadının Penceresi | News in English
Haber Listesi | Galeriler | Linkler | Künye | BİA Kitaplığı | BİA Hakkında

Bu web sitesi IPS İletişim Vakfınca İsveç Uluslararası Kalkınma Ajansı (SIDA) desteğiyle yürütülen, "Haklar İçin Habercilik, Haberciler İçin Özgürlük" -kısa adıyla BİA3 - projesi kapsamında yayınlanmaktadır. Web sitesinin yeniden düzenlenmesi masraflarına Uluslararası İfade Özgürlüğü Değişimi (IFEX) de katkıda bulunmuştur. Bu web sitesinin içeriği yalnızca IPS İletişim Vakfı'nın sorumluluğundadır ve hiçbir biçimde SIDA'nın tutumunu yansıtmamaktadır.