17 Mayıs, Cumartesi, Son güncelleme 00.25

Washingtonun Seçimi!

Silahlı Kuvvetlerin çıkışını, Büyükanıt nezdinde ordunun iktidar hırsından çok, askerlerin Türkiyenin rotasının yeni küresel koşullar çerçevesinde nasıl belirlenmesi gerektiğine ilişkin irade beyanı olarak görmek yerinde olur.

Siyasi gazete - İstanbul

05 Ekim 2006, Perşembe

Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının peş peşe açığa vurdukları, birbirlerini bütünleyen politik pozisyonlar, topluma ve “uluslararası camia”ya bir dizi mesajı bir arada iletiyor. Türkiye siyasetini şekillendiren güçlerin yeni dizilişiyle ilgili göstergeler sunuyor. Bu göstergelerde, şimdilik, deyim yerindeyse “yeşil” ışıklar -yani nelerin yapılacağı, kimlere yol verileceğinin işaretleri- değil, nelerin olmayacağına işaret eden, “kırmızı” ışıklar yanıyor:

* Ordu, politik misyonunun ve özerkliğinin elinden alınmasını, iktidarı hükümete devretmeyi istemiyor.

* Ordu, Tayyip Erdoğan’ı devletin başında, Cumhurbaşkanı olarak görmek istemiyor.

* Ordu, Batı-İslam kamplaşmasında “İslam kampı”nda yer almak istemiyor.

* Ordu, Kürt Sorunu’nun Kürtler’e “topluluk hakları” tanınarak çözülmesini istemiyor.

* Ordu, ifade-eleştiri ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılmasını istemiyor.

* Ordu,Avrupa Birliği üyeliğinin koşulları arasında yer alan “Kopenhag Kriterleri”ne uyum göstermek istemiyor.

28 Şubat’ın izinde

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Kürt sorununun çözümü için George W. Bush’un desteğini aramak üzere Washington’a ayak bastığı saatlerde Org. Yaşar Büyükanıt, Başbakanı tekzip ederek “irtica” tehdidinin varlığı ve “devletin en üst düzeylerinde “ yer aldığına ilişkin saptamalarını bir medya gösterisi biçimine sokarak ilan etti.

Yaygın medyanın, ertesi gün, “o kadar da sert değilmiş” yorumlarıyla hafifletme çabalarına karşın, Büyükanıt ve kuvvet komutanlarının pozisyon alışlarını, ordunun “kanaat beyanı” olarak niteleyip sıradanlaştırmak olanaksız. “Darbe” demek için yeterli şiddet ve yaptırım kudretini henüz içermese de Silahlı Kuvvetler’in çıkışının, hükümetin otoritesine karşı bir meydan okuma, Tayyip Erdoğan’ın devletin tepesine yükselme hırsına getirilmiş bir sınır çizgisi olduğunu görmemek için çok saf olmak gerekir.

Orgeneral Yaşar Büyükanıt, henüz Kara Kuvvetleri Komutanı iken hükümetin Kıbrıs ve Kürt Sorunu’nda izlediği politikalardan hoşnut olmadığını saklamamış, Avrupa Birliği raportörlerinin silahlı kuvvetlerle ilgili yaklaşımlarına yönelik sert imalarda bulunmuştu. Kuşkusuz, Büyükanıt’ın bir “otoriter demokrasi” arayışını dile getiren, ultra-milliyetçiliği özendiren yaklaşımlarının kendi zihniyetiyle dolaysız bir ilgisi var.

Ancak son tayinlerle, kendisiyle hemen hemen her konuda hemfikir komutanların Silahlı Kuvvetler komuta kademesinin tamamına egemen kılınması, kişisel bir tercihten çok egemen sınıfın/gücün dönemsel bir tercihini yansıtıyor. Tıpkı selefi Hilmi Özkök’ün Avrupa Birliği merkezli düzenlemelere, Yunanistan’la uzlaşmalara, Kıbrıs’ta çözüme yönelik söylem ve yaklaşımlarının da dönemsel bir egemen sınıf/güç tercihiyle örtüşmesi gibi.

Silahlı Kuvvetler’in bu son çıkışını, Büyükanıt nezdinde “ordunun iktidar hırsı”ndan çok, askerlerin Türkiye’nin –ya da Türkiye egemen sınıfının- rotasının yeni küresel koşullar çerçevesinde nasıl belirlenmesi gerektiğine ilişkin irade beyanı olarak görmek yerinde olur. Bunun bir egemen sınıf tercihi mertebesine yükselmesi için ordunun elinden geleni yapacağından kuşku duymak için bir neden yok. Çünkü bu tercih Silahlı Kuvvetlerin rejimdeki rolünü 28 Şubat’ta kazandığı momentum düzeyine hatta ondan daha ileri götürmeye aday. O nedenle Yaşar Büyükanıt’ın kişisel tercihleri, silahlı kuvvetlerce yaygın olarak paylaşılan tercih ve rahatsızlıklarla örtüştüğü nispette genel olarak silahlı kuvvetlerin düşüncesi haline geliyor ve egemen denklemi belirlemeye başlıyor.

Yeni küresel denklem

Silahlı Kuvvetler’in Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na yükselmesine ve AB’den gelen kurumsal değişim taleplerine karşı olmak için pek çok geleneksel sebebi var. Ancak ordunun bu karşıtlığını, “batı”dan tecrit olma riskini de ima eden bir darbeyi göze alacak sertlikte ortaya koymasının nedenini yalnızca “irtica” ya da Emine Erdoğan’ın türbanı gerekçesine bağlamak, neden ve sonuç arasında mantıklı bir bağ kurmayı zorlaştırıyor.

Ancak “irtica”yı, Büyükanıt ve kuvvet komutanlarının konuşmalarının arka planındaki küresel kaygılarla birlikte okuduğumuzda, ordunun esas olarak AKP’nin, ABD’nin “Genişletilmiş Orta Doğu” projesine “İslam ülkesi” kimliğiyle dahil olma yönelişinden ve bu yönelişin Cumhuriyet’in “batılılaşma” perspektifinden bir kopuşa yol açmasından kaygı duyduğunu görmek mümkün.

Bunun da ötesinde, yeni küresel güç denkleminde Avrupa Birliği’nin belirleyici rol oynama kapasitesinin giderek daraldığı, dünyanın ABD-Çin kutuplaşması bağlamında yeniden düzenlenmekte olduğu öngörüsü, Silahlı Kuvvetler çevrelerinde, “kaz gelmeyecek yere boşuna tavuk ikram” edildiği düşüncesini gitgide daha çok yaygınlaştırıyor. Buna Avrupa Birliği’nin Fransa-Almanya ekseninde Türkiye’nin AB üyeliğinin gitgide daha uzak ve gerçekleşmesi arzulanmayan bir olasılık olarak değerlendirilmesi eklenince, yeni küresel gerilimler bağlamında, silahlı kuvvetlerin kendisini AB normlarına bağlı sayması için hiçbir esaslı stratejik gerekçe kalmıyor.

Silahlı Kuvvetleri, İslamcı bir Cumhurbaşkanı’na “sıfır tolerans” noktasına getiren diğer önemli stratejik gerekçe ise, ABD-İran “nükleer” gerginliği ve Irak’ın bölünme riski. İran’ın “nükleer kapasite” edinmesini stratejik bir tehdit sayan Silahlı Kuvvetler, İslami dünya görüşü dolayısıyla Tayyip Erdoğan hükümetinin bu tehdidin ciddiyetini kavramadığından, İran’ın bölgede oynamakta rolü görmediğinden emin.

Silahlı Kuvvetler Irak’ın bölünmesi olasılığı karşısında hükümetin herhangi bir stratejik planı olmadığından da emin. Aslında bu planları elinde tutan ve bütün bu süreci gözleyen ve hazırlıklarını yapa gelen kuvvet, stratejik ve politik yönelimlerine itibar etmediği bir Cumhurbaşkanı’nın yasal olarak komutası altına girmeyi istemiyor ve bunu bir dizi kodla ifade ediyor.

ABD desteği için mücadele

Bu yeni stratejik yönelim gereksinmesini AKP de kavramıyor değil. Hükümetin AB müzakere sürecini yavaşlatıp gündemin en arka sıralarına itelemesi, enerjisinin en azını bu alana aktarması; Tayyip Erdoğan’ın Washington’a apar topar giderek, Bush’tan “terörle mücadele” desteği istemesi, Bush’un veriyormuş gibi yapması bundan.

Yaşar Büyükanıt ve bütün öteki kuvvet komutanlarının AB’ye, “emperyalizm”e, “uluslararası kapitalizm”e, “dizginlenemez küreselleşme”ye yönelik desteksiz atışlarının yanında ABD’ye, Bush yönetimine, ABD dış siyasetine karşı tek bir kelime etmemeleri de bundan.

Geçmişte ne olmuş olursa, isterse mensuplarının başına çuval bile geçirilmiş olsun “en kahraman” silahlı kuvvetler için bile, Çin-ABD, Batı-İslam kutuplaşmasının belirlemekte olduğu bir dünyada, nükleer İran’la, bir kolu Türkiye nüfusunun altıda birine uzanan Irak Kürdistanı’yla, her camide bir militan bulundurma potansiyeline sahip El-Kaide terörizmiyle, NATO şemsiyesi olmadan komşuluk etmek ve yüzleşmek ürkütücü bir kabustan başka bir şey olamaz.

Emeğin talepleri egemen gündemin dışında

Bu gerilimin nasıl sonuçlanacağını şimdiden öngörmek zor. Tayyip Erdoğan ve AKP’sinin toplumsal desteklerini kaybetmekte olduklarını görüp, gerilimi azaltmayı seçmeleri de, Çankaya ısrarını sürdürerek gerilimi şiddetlendirmeleri de olasılıklar içinde. Erdoğan’ın hangi yolu seçeceğini daha çok AKP içindeki güç mücadelesi ve elbette Washington’un AKP ile silahlı kuvvetler arasındaki güç mücadelesinde hangi ata oynayacağına ilişkin seçimi belirleyecek. ABD Büyükelçisi Ross Wilson’ın ordunun vurguladığı “irtica” tehdidini “kuru gürültü” olarak nitelemesi, henüz Washington’ın tercihini AKP’den yana yaptığı anlamına gelmiyor. Bunu, Yaşar Büyükanıt’ın ABD seyahatinden sonra daha net olarak görmek mümkün olacak.

Ancak, bu çatışma, ve çatışmayı belirleyen koşullar, emeğin talepleri ve gündemini egemen gücün gündeminin gölgesine sürüklemekten başka bir sonuç yaratmıyor. Bütün “vatanseverlik” ve “vatan satıcılığı” karşıtlaştırmalarına, “emperyalizme karşı mücadele” palavralarına rağmen, iktidar oyununu Washington’ın satranç tahtasından başka bir yerde kuramayan, NATO’dan başka bir uluslararası dayanışma bağlamı düşünemeyen güçlerin özgürlük, barış ve emeğin haklarını hiçbir biçimde içermeyen çekişmesinde taraf olmak için hiçbir neden yok.

Bu gerilimli süreçte, emeğin manevra alanını genişleten tek olumlu gelişme PKK’nin belirsiz bir süre için de olsa silahlı saldırılara son vermesi, böylece, toplumu, ve aydınları ultra-milliyetçi ajitasyonun çekim alanına sürükleyen sıradan askerlerin ölümlerine son verilmiş olması. Bu ateşkesin sürekli olup olmadığı ve bunun uzun vadeli imaları şu an için önemsiz. Önemli olan, Nisan 2007’ye kadar bir provokasyon olanağının milliyetçilerin elinden alınmış olması.

Bu gerilim sürecinde emekçilerin ve devrimcilerin gündemi ABD’nin hangi müttefikinin devletin başına çıkacağı değil, bu devletin egemenlik alanında kendi kazanımlarını korumak ve milliyetçilik-İslamcılık kutuplaşmasının ötesindeki üçüncü kutbu, emek kutbunu kurmak için ideolojik ve politik mücadeleyi derinleştirmek olmaya devam ediyor. (EK)

Ana Sayfa | Yazarlar | Arşiv-Arama | Bilgi-Belge | Çocuk Sitesi | BİAMag | Kadının Penceresi | News in English
Haber Listesi | Galeriler | Linkler | Künye | BİA Kitaplığı | BİA Hakkında

Bu web sitesi IPS İletişim Vakfınca Avrupa Birliği (AB) ve İsveç Uluslararası Kalkınma Ajansı (SIDA) desteğiyle yürütülen, “Haklar İçin Habercilik, Haberciler İçin Özgürlük” -kısa adıyla BİA3 - projesi kapsamında yayınlanmaktadır. Web sitesinin yeniden düzenlenmesi masraflarına Uluslararası İfade Özgürlüğü Değişimi (IFEX) de katkıda bulunmuştur. Bu web sitesinin içeriği yalnızca IPS İletişim Vakfı'nın sorumluluğundadır ve hiçbir biçimde AB ve SIDA’nın tutumunu yansıtmamaktadır.