20 Kasım Perşembe, Son güncelleme 15.06

Merkez Parti-Tek Parti/Merkez Medya-Tek Medya

Basın özgürlüğü ve mesleki dayanışma, Çölaşan vakasında, AKP ve Hürriyet yönetimi tarafından bir kez daha ayaklar altına alındı. Egemen medya ne kadar özgür? AKP ne kadar demokrat? Medyatik iktidar tekleştirmeye pürüz yaratabilecek unsurları ayıklıyor.

BİA Haber Merkezi - İstanbul

15 Ağustos 2007, Çarşamba

Emin Çölaşan’ın Hürriyet gazetesinden uzaklaştırılması birkaç açıdan önemli. Çarşamba günkü gazetelerde ayrıca İnternet sitelerinde bu konuda çeşitli yorumlar yayınlandı.

Öncelikle iki temel ilkeyi hatırlatmakta yarar var:

* Birincisi, basın özgürlüğü, toplumun çoğunluğu tarafından kabul gören, klasik, gelenekselleşmiş, düzen içi, resmi fikir ve düşüncelerin yanı sıra ‘toplumun çoğunluğunda infiale yol açabilecek nitelikteki’ görüş ve fikirlerin de, medya aracılığıyla serbestçe yayınlanmasını ve yaygınlaştırılmasını öngörür.

Kuşkusuz tüm bu görüş ve fikirlerin, hiçbir şekilde ayrımcılık ve şiddet içermemesi gerekir. Keza bu yayınların yürürlükteki yasalara aykırı olmaması istenir.

Bu ilke herhalde Emin Çölaşan’a uygulanamaz ama ilkenin ruhu, örneğin benim gibi bir Çölaşan karşıtı açısından anlamlı ve önemli. Hürriyet, Çölaşan’ın görevine son verirken basın özgürlüğünü çiğnemiştir.

Farklı, aykırı, gerçek anlamda muhalif fikirlere özgürlük talep edenler, resmi ya da sağcı görüşleri savunanlara da aynı hakkı talep etmek zorundadır.

* Mali sermaye sektöründen sonra neo-liberalizmin hem içerik hem de biçim açısından en yaygın olduğu sektörlerden biri olan medyada, iş güvenliği, çalışan hakları, sendikal konum açısından da Çölaşan’ın işten atılması trajik bir vaka.

Çölaşan’ın belki tüm fikirlerine karşı olsak da, mesleki dayanışma, eleştirel bir yaklaşımla da olsa, kişisel ve örgütsel alanda, Çölaşan’ın yanında olmamızı gerektirir.

Bu tutum, sadece ‘Siyasi olarak doğru olmak’ sloganıyla açıklanamaz, aklanamaz. Bu tutum sadece Hürriyet ve/veya AKP karşıtlığı ile de açımsanamaz.

Elveda Dayanışma

Önce mesleki-teknik alanı içeren ikinci ilkenin uygulamasına bakalım:

Çölaşan’ın işten atılmasını kınamak amacıyla aynı gazetenin iki yazarının, Bekir Çoşkun ve Tufan Türenç’in de protesto istifalarına yaklaştığı yolunda haberler var. Ne yazık ki henüz gerçekleşmemiş ve ayrıca da sadece iki kişiyle (Üstelik Çölaşan’la hemfikir iki meslektaşla) sınırlı kalan cılız bir karşı çıkış.

Hürriyet’in Çölaşan yanlısı ve karşıtı yazar, editör, muhabir nüfusunun en az yarısı bir araya gelip bir bildiriyi yayınlayıp ‘Çölaşan derhal işine geri dönmezse üç gün içinde istifa edeceğiz’ diyebilirse, bu çok anlamlı, değerli ve önemli olur.

Evet, görüyorum bıyık altı küçümsemenizi: ‘Ne kadar idealist hatta safsın!’ diyorsunuz değil mi?

Aynı gazetenin başyazarı, aynı zamanda da, aslında neredeyse tek kişilik yarı-resmi bir teşkilat olan, Basın Konseyi’nin Başkanı Oktay Ekşi, konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada, ‘Bizim bu konuda söyleyecek bir şeyimiz yok... Medyada olur böyle şeyler. Medya işverenleriyle köşe yazarları arasında zaman zaman sorunlar çıkar’ mealinde bir açıklama yapmış.

Ne güzel değil mi? Başyazar olarak ya da Konsey Başkanı olarak ne kadar sorumlu, ne kadar özenli, ne kadar hassas bir tutum değil mi?

Ekşi, bu tutumunu sürdürmeye devam ettikçe, bir gün kendisinin de iş akdini tek taraflı olarak feshettiklerinde, biz de “Olur böyle şeyler Oktay Bey... Sağlık olsun... Bir bardak soğuk su için” mi diyeceğiz? Eskiden utanma diye bir mefhum vardı.

Cemiyet ve Sendika’nın açıklamalarını henüz okuyamadım ama onların olumlu bir tutum takınacağından kuşkum yok. Çölaşan’ın Hürriyet’deki ve Doğan grubundaki meslektaşlarının da gerek haber, gerekse köşelerinde bu olayı şiddetle protesto edeceklerini de hepimiz adımız gibi biliyoruz.

Komşunu vuruyorlar, ağzını açamıyorsun! Hazin ötesi bir durum!

Aydın Doğan’ın vakti zamanında, Milliyet’i satın aldıktan kısa bir süre sonra, sendikayı gazeteden nasıl çıkarttığını hatırlayanlar var hala değil mi? Amerika Birleşik Devletleri’nde, Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da hatta Hindistan’da sendikanın onayı olmadan, bir medya sahibi ve yöneticisinin hiçbir çalışanı işten atamayacağını, işe de alamayacağını kaç kişi bilir bu medya dünyasında?

İç çelişki mi?

Meseleye, basın özgürlüğünün ana ruhunu içeren birinci ilke açısından baktığımızda da manzara acıklı. Hürriyetzede ve Sabahzede Fatih Altaylı, Çölaşan’ın işten çıkartılmasının Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile ilgisi olmadığını öne sürse de (Çünkü kendisinin Hürriyet ve Sabah’tan uzaklaştırılmasının da siyasi iktidarla ilgisi yoktu değil mi?) 22 Temmuz seçimleri sonrası ve Cumhurbaşkanlığı seçim döneminde böyle bir tasarrufu salt iç mesleki-teknik nedenlerle açıklamak herhalde mümkün değil.

Özkök’ün de imalı olarak yazdığı gibi (Hayret, kendisiyle bu konuda hemfikirim), Çölaşan tarzı muhalefet, hem siyasi-ideolojik, hem mesleki-teknik hem de ahlaki-kültürel olarak pek matah bir muhalefet tarzı değil. Çölaşan’ın daha binbir olumsuz yanını sayabiliriz. Ama bunların hiç biri kendisinin işten atılması için haklı ve doğru bir gerekçe olarak gösterilemez.

Medyatik iktidar ve siyasi iktidar

Çölaşan’ın Hürriyet’ten dışlanması iki farklı açıdan iki gözlem yapmamıza olanak sağlıyor:

* Egemen medyada çalışmak sınırlı bir mesleki özgürlüğe sahip olmayı baştan kabul etmek anlamına geliyor. Hürriyet’te çalışıyorsanız, POAŞ ya da Doğan grubunun herhangi bir çıkarına ya da olumsuzluğuna, bilseniz, belgeli bir şekilde kanıtlasanız bile, değinemezsiniz.

Bunu baştan kabul ediyorsunuz ki, oraya gidip çalışıyorsunuz. Keza, medyatik iktidar ile siyasi iktidar arasındaki ilişkiler de sizin haber ya da köşe yazısı konunuz olamaz.

* Medyatik iktidar ile siyasi iktidarın birlikteliği, organik ilişkileri, lokomotif konumda olan siyasi iktidarın egemen, hakim olmasına yol açıyor.

Çölaşan’ın Hürriyet’ten kovulması, AKP iktidarının basın özgürlüğü anlayışını teşhir etmesi açısından önemli. Sağlam, kendinden emin ve gerçekten demokrat bir siyasi iktidar, kendisine yönelik kaliteli ya da çapsız bir muhalefetten çekinmez.

Tahammül eder hatta mümkünse tüm muhalif odaklardan, kendisini yenilemek, daha iyi işler yapmak için tavsiye, görüş, ders alır. AKP’den böyle olgun bir tutum beklemek de, biliyorum hayal mahsulü olsa gerek.

Başbakan Erdoğan, 22 Temmuz seçimleri öncesinde, Ertuğrul Günay, Zafer Üskül ya da Reha Çamuroğlu gibi geçmişte AKP karşıtı olan şahsiyetleri partisine kazandığında, “Artık tam anlamıyla Merkez Partisi olduk” mealinde bir açıklama yapmıştı.

Erdoğan’ın “Merkez” kavramı, siyasal bilimlerdeki merkez parti tanımına pek uymuyor. Çünkü Erdoğan, aslında “Sağcı istersen bizde, solcu istersen bizde, Alevi istersen bizde, milliyetçi istersen bizde” demek isterken, farklı siyasi görüşlere sahip kişileri AKP bünyesinde toplayarak merkez parti olduğunu iddia ediyor.

Seçmene yönelik mesaj da şu: “Sağcıysan bize oy ver, solcuysan da bize ver, Aleviysen de biz de Alevi sayılırız! Çünkü bizde hepsi var.”.

Erdoğan’ın bu anlayışı, merkez değil tek parti anlayışı.

Siyasi iktidar ile medyatik iktidar arasında şimdilik bir fark var: Siyasi iktidar sağı da, solu da, Alevi’yi de kendi örgütünde toplayıp birleştirerek AKP’leştirmeye çalışarak, tekleştirme operasyonu yürütüyor.

Medyatik iktidar ise kendi içinde tekleştirmeye pürüz yaratabilecek unsurları ayıklıyor.

Ama tek partiye, tek medya lazım!

Çölaşan’a değil (Çünkü o nasıl olsa işsiz kalmaz) ama Türk medyasına geçmiş olsun! (RD/BA)

Ana Sayfa | Yazarlar | Arşiv-Arama | Bilgi-Belge | Çocuk Sitesi | BİAMag | Kadının Penceresi | News in English
Haber Listesi | Galeriler | Linkler | Künye | BİA Kitaplığı | BİA Hakkında

Bu web sitesi IPS İletişim Vakfınca İsveç Uluslararası Kalkınma Ajansı (SIDA) desteğiyle yürütülen, "Haklar İçin Habercilik, Haberciler İçin Özgürlük" -kısa adıyla BİA3 - projesi kapsamında yayınlanmaktadır. Web sitesinin yeniden düzenlenmesi masraflarına Uluslararası İfade Özgürlüğü Değişimi (IFEX) de katkıda bulunmuştur. Bu web sitesinin içeriği yalnızca IPS İletişim Vakfı'nın sorumluluğundadır ve hiçbir biçimde SIDA'nın tutumunu yansıtmamaktadır.