Kadına yönelik şiddete haklı sebepler aramak Türkiye’ye has bir özellik olsa gerek...
Gece geç bir saatte evine dönmek için sokakta hızlıca yürüyen bir kadının aklından geçenler nelerdir? Bu soruya birçoğunuz çok farklı cevaplar verebilir ancak bu soruyu okuyan ve Türkiye’de yaşayan her kadının vereceği cevaplardan en az biri “başına bir şey gelmeden evine ulaşmayı düşünmek” olacaktır.
Kadına yönelik şiddetin geleneksel
bir hal aldığı Türkiye’de, hava karardıktan sonra sokakta yürürken
cinsel saldırıya maruz kalan bir kadının hikâyesi asla şaşırtıcı
değildir, tecavüzcüsüyle evlenmesi için psikolojik ve fiziksel
şiddet gören kadınların varlığı asla korkutucu değildir, eşinden
ve eşinin ailesinden ekonomik gören kadının durumu asla can yakıcı
değildir. Asla… Asla… Ve asla… Türkiye, kadına yönelik şiddetin
asla ciddi anlamda önemsendiği bir ülke olmamıştır.
Kadına yönelik
şiddete ilişkin her sene sivil toplum kuruluşları ve devlet organları
tarafından yayınlanan rakamlar sadece “rakamlardır”. İstatistikî
bilgiler sadece kâğıt üstünde kalır; yayınlandıkları hafta
birkaç yere haber olurlar ve sonra herkes unutur. Hâlbuki bu rakamlar
gerçek şiddetin acısını gösteremez ya da bir çözüm bulamaz.
Rakamlar, kadına yönelik şiddete sessiz kalanların, onaylayanların
veya teşvik edenlerin zihniyetini değiştirmez.
Türkiye’de doksanlı yıllara göre kendini daha bilinçli atfeden bir toplum, son yıllarda Avrupa Birliği adaylığı heyecanıyla olsa gerek; insan hakları ihlallerine yeni yeni sesini çıkarmaya başlamışken nedense ciddi anlamda en büyük insan hakları ihlallerinden biri sayılan kadına sırf “kadın” olduğu için yöneltilen şiddete aynı oranda sesini çıkarmamaktadır.
Kadına yönelik şiddeti, erkek egemen toplum olmakla bağdaşlaştırmak, eğitimsizliği sebep göstermek ya da “Kadın da ezdirmesin canım kendini!” şeklinde kolaya kaçan cevaplarla açıklamak aslında dramatikliğin yanı sıra olayın vahametini hafife almak olur. Kadına yönelik şiddete bu bakış açılarıyla yaklaşan kadınlar da aslında bu şiddetin bir parçasıdır ki hemcinslerinin bu olaya daha duyarlı daha hassas yaklaşmasını beklemek zaten bu sorunun özünde yatan en büyük çıkmazlardan biridir. Kadına yönelik şiddet bir insan hakları sorunu olarak incelenmeli ve verilecek tepkiler ya da üretilecek çözümler insanların cinsel kimliği üzerinden işlememelidir. Kaldı ki, eşinden şiddet gören başvurucuların birçoğu aynı zamanda eşlerinin annelerinden ve ablalarından da şiddet gördüklerini beyan etmektedirler.
1954 tarihli
ve Türkiye’de de 19.03.1954 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak
kabul edilen İnsan Haklarını
ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin 2.maddesi yaşama
hakkını, 3. maddesi işkence yasağını, 4. maddesi kölelik ve zorla
çalıştırılma yasağını, 5. maddesi hürriyet ve güvenlik hakkını,
12.maddesi evlenme hakkını ve 14.maddesi de ayrımcılık yasağını
düzenler. Sözleşmenin koruması altına aldığı bu haklar, insanın
sadece ve çok basitçe “insan olmasından kaynaklanan” temel haklarıdır.
Kadına yönelik şiddet eylemi ister fiziksel ister cinsel veya psikolojik
ve ekonomik olsun, bu maddelerin hepsini ihlal etmektedir ve devlet
kendisi de bu korumayı sağlayamadığı için ayrıca suçludur.
Türkiye’de her ne kadar sadece siyasi parti kapatma davalarında sayfalarını çevirmek akla gelse de; kadına yönelik şiddete hukuki çözümler üretmeye çalışırken anayasal düzenlemeler akla gelebilir. Kanunlar hiyerarşisinde en üst sırada yer alan Anayasa’nın üçüncü bölümü “Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler” olarak düzenlenmiştir. Bu bölümün ilk maddesi konumundaki Anayasa’nın 41.maddesi “Ailenin Korunması” alt başlığı altında “Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatını kurar.” şeklinde bir düzenleme getirmektedir.
Ancak, Yasakoyucunun bu düzenlemesi pratikte hiçbir
çözüm yaratmamaktadır. Şiddete mağduru kadının ilk olarak aklına
gelen ve başvurduğu ilk organ olan kolluk birimleri görevlerini asla
tam olarak ifa etmemekte ve sorunu “karı-koca arasında özel bir
mesele” yaklaşımı altında incelemektedir. Kaldı ki, doğum kontrol
yöntemlerine başvurduğu için eşi ve eşinin ailesi tarafından
şiddete maruz kalan kadınların sayısı oldukça yüksektir. Yasakoyucu
yaptığı düzenlenin uygulama safhasını takip etmemekte ve koruyucu
maddeleri sadece kâğıt üstünde bırakmaktadır.
Türk Ceza
Kanunu’nun “Kişilere Karşı Suçlar” başlıklı ikinci
kısmının “Hayata Karşı Suçlar” başlıklı birinci
bölümü kasten öldürme ve intihara yönlendirme suçlarını düzenler.
Kasten öldürme ve cebir veya tehdit kullanmak suretiyle kişileri
intihara sürüklemenin cezası müebbet hapis cezasıdır. Yine sekizinci
bölümde düzenlenen “Aile Düzenine Karşı
Suçlar”da birden çok evlilik, hileli evlenme, dinsel tören,
aile bireylerine kötü muamele, aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğü
yerine getirme, çocuk düşürtme gibi suçlar için cezaları düzenlemiştir.
Ancak Türkiye’nin yakın zamana kadar "töre" gerekçesiyle işlenen cinayet sanıkları için hafifletici maddeleri uygulayarak cezai indirime giden, çocuk düşürtme suçlarını beraatle sonuçlandıran, dini nikahı bir nevi örf- adet olarak gören yargıçların kararlarının Yargıtay’ca onandığı bir ülke olduğu dikkate alınacak olduğunda adalet anlamında asla tatmin edici sonuçlara ulaşılamamaktadır. Hal böyle iken; kadınlar hala “namus” adı verilen içi asla doldurulamamış ve gerçekte ne olduğu bilinmeyen anlamsız bir kelimeden dolayı öldürülmekte ya da yine aynı içi boş kavram yüzünden zorla intihara sürüklenmektedirler.
Hâlbuki ceza yargıcı hukuk yargıcından farklıdır. Kanunları uygulamakla yükümlü olmasının yanı sıra, ceza yargılamasında çok geniş bir takdir hakkı mevcuttur. Kanunun o suça öngördüğü ceza aralığındaki en üst haddi uygulamakta ve indirim sebeplerinin cezaya etkisine karar vermekte kendi takdirini kullanmaktadır. Sorunun bir insan hakları sorunu olduğuna ne kadar çok dikkat çekilirse, hukukçuların da kadına yönelik şiddetin aslında basit cezai cürümler olmadığına ilişkin kanaatleri değişecektir.
Türkiye Barolar Birliği tarafından her şehirde faaliyete geçirilen Kadın Hakları Merkezlerine başvuran şiddet mağduru kadınların %yüzde 98’i düzenli şiddete maruz kaldıkları evlerinden çok zor şartlar altında kaçtıklarını ve ciddi anlamda işkence gördüklerini beyan etmektedirler. Eşiyle birlikte olmak istemediği için cinsel organına kezzap dökülen, düzenli olarak psikolojik ve ekonomik şiddetle karşılaşan, cinsel organlarına yabancı maddeler sokularak işkenceye maruz kalan kadınların anlattıkları sorunun ciddi anlamda bir insan hakları sorunu olduğunun ve başvurucuların bu tür şiddete sadece “kadın” olmalarından dolayı maruz kaldıklarının da birer göstergesidir. Zira sadece “kadın” olduğu için şiddetin her türlüsüne maruz kalmak bu ülkenin o ünlü(!) “örf-adet” yapısının değişmez bir parçası halini almıştır.
Kadına yönelik şiddeti engellemeye çalışan kanunların ve kanun maddelerinin varlığı içimize bir nebze su serpse de, şiddet mağduru kadınların yargı organlarına, kolluk birimlerine ve avukatlara erişiminde çok büyük problemler yaşanmaktadır. Eşi ve eşinin ailesinden düzenli olarak fiziksel, psikolojik, cinsel ve ekonomik şiddet gören, eve kapatılmış, toplumdan tamamen uzak yaşayan kadınların sesini duyurması için olanaklar çok kısıtlıdır. Bu duruma bir de şiddet mağduru kadınların kendilerini yalnız hissetmeleri ve bu anlamda cesaretsiz olmaları eklenecek olursa, sürekli tekrarlanan şiddete çözüm üretmek imkânsız hale gelmektedir.
Her ne kadar cezaların tatmin edici olmaması ve kolluk birimlerinin bu vakalara karşı takındığı ciddiyetsiz tutum morallerimizi bozsa da; şiddet mağduru kadınların hukuksal yollara başvurabilmeleri ve maruz kaldıkları şiddet karşısında sahip oldukları haklarını bilmeleri bu eylemlerin engellenmesinde en önemli adımlardan biridir. Mağdur kadınlara ulaşmakta sivil toplum kuruluşları kadar çaba göstermeyen ve ilgisiz davranan devlet ise yine temel ödevlerinden birini yerine getirmemekte ve sosyal devlet ilkesi yine sadece kâğıt üzerinde bırakmaktadır.
Kadına yönelik şiddetin çok açık bir insan hakları ihlali olduğu gerçeğini birçok merciiye kabul ettirmenin Türkiye’de bir hayal olduğu ve bu tür eylemlerin uluslar arası sivil toplum kuruluşları, medya ve yargı organlarınca şaşkınlıkla izlendiği bir zaman diliminde, bu eylemler Türkiye’de sadece gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde yer almakta… Avusturya’da görülen Fritzl davasında, öz kızını 24 yıl boyunca esaret altında tutan, yüzlerce kez tecavüz eden ve ağır işkence yapan sanığın yargılamasının dört gün içinde sonuçlandırılması hukuk sisteminin ve kadına yönelik her türlü şiddet eyleminde takınılan tavrın Avrupa’ya has özelliğini yansıtmakta.
Kadına yönelik şiddetin sadece bir kadın-erkek sorunu olduğunu düşünmek, haklı sebepler aramak, görmemezlikten gelmek, çözüm üretmeye çalışanları küçümsemek ve bu suçlara ilişkin yargılamaların yıllarca sürmesini görmek de sadece Türkiye’ye has bir özellik olsa gerek…(CG/EÜ)
* Cemile Güneş, avukat, LL.M.

BAĞIMSIZ İLETİŞİM AĞIBağımsız İletişim Ağı (BİA) IPS İletişim Vakfı'nın çalışmalarının merkezinde yer alıyor. BİA, “bağımsız medya”nın güçlendirilmesi hedefiyle, 1997'den bu yana dört temel etkinlik alanı üzerinde gerçekleştirilen bir sürekli proje. Türkiye’de ve dünyada daha çok internet haber sitemiz bianet.org dolayısıyla yaygın olarak bilinse de, BİA günlük haber üretiminin ötesinde, iletişim sürecinin bütün uğraklarını dönüştürmeyi hedefliyor.

IPS İLETİŞİM VAKFIIPS İletişim Vakfı “İletişim ve kalkınma alanındaki projeleri gerçekleştirmek ve desteklemek” amacıyla 1993'te kuruldu. Vakıf etkinliklerini, yerel ve uluslararası kaynaklardan sağladığı hibe ve bağışlarla gerçekleştirdiği projeler üzerinden sürdürüyor.

BİA KİTAPLIĞIBİA Kitaplığı, Bağımsız İletişim Ağı’nın 2001-2009 arasında sürdürdüğü eğitim çalışmalarının ürünü olan “Habercinin Elkitabı“ dizisinden 5, “Hak Haberciliği” disizinden 4 kitabı; gazeteciler için kılavuzların yanısıra mesleğe adım atmaya hazırlananlara yönelik yayınları da kapsıyor. Kitaplık, Türkçe iletişim yazınında uluslararsı standartlarda üretilmiş, kimileri kendi alanlarında ilk olan öncü telif çalışmalardan oluşuyor.
BİZE ULAŞIN