Pozitif Faşizm Olur mu?

Hrantın öldürülmesi yeterince vahim değilmişçesine devlet ve bayrak rezaletleriyle medyada estirilmeye çalışılan rüzgar, milliyetçiliğin, içerdiği ayrımcılık ve şiddetle, topyekün ve ilke olarak mahkum edilmesi gereken bir ideoloji olduğunu gösterdi.

İstanbul - BİA Haber Merkezi
12 Şubat 2007, Pazartesi
Hrant’ın öldürülmesi çoğumuzu mahvetti. Aramızdan çekilip koparılan sadece bir arkadaş, bir meslekdaş değildi. Özgürlükle demokrasi de biraz öldü Hrant’la. Dürüstlükle cesaret de bayıldı. Umutlarımız kırıldı. Yakın çevremde cinayetten bir hafta sonra bile uykusu kaçanlar, suratı bembeyaz kesilenler vardı. Cenazede biraz kendimize gelir gibi olduk. Ama ardından hükümetin tutumu ve o iğrenç görüntüler belki de daha önemlisi toplumun hassasiyet eksikliği ve yeniden şaha kaldırılmaya çalışılan milliyetçilik, kara bulutlar indirdi gelecekteki göğümüze. Agos’un Fransızca ve İngilizce nüshalarıyla uğraştığımdan uzunca bir süre o yas ve hüzün ortamında çaresizliğin farklı şahıslarda çekimlerini zorla ezberlettiriyorlardı sanki bize. Taziye evinde olsun, Agos çalışanlarının yemeğinde olsun herkes Hrant’la ilgili bir anısını anlattıkça, kaybımızın ne denli büyük, önemli ve değerli olduğunu anlıyorduk. Bazı acılar sonradan koyar, üstelik yayılarak ve kreşendo halinde...Henüz savaşı (Pardon bu askeri deyim için) kaybetmedik, büyük bir ihtimalle de hiç kaybetmeyeceğiz ama, Hrant’ın öldürülmesiyle önemli bir muharebe kaybettik.

Medya intikam mı alıyor?

İki üç haftadır sinirden doğru dürüst gazete bile okuyamadım. Eş-dost medyada yer alan haberleri, köşeleri filan ihbar etti:

* Özkök’ü oku ve mutlaka bir yazı yaz!

*Hürriyet’i gördün mü bugün? Hasan Pulur’la Ertuğrul Özkök’e yanıt yazmak gerek...

O yazılar, o fikirler daha da kanattı yaramı. O yazıların siyasi-ideolojik ya da medyatik olarak deşilecek, irdelenecek bir yanı yoktu artık. Bizim Cengiz’in (Aktar) deyimiyle “ayıpla günahın buharlaştığı bir ortamda” ölüye saygı gibi minimum bir nezaketten yoksun insanlarla ne tartışacaksın ki? Bayrak gösterisini sorgulama tekniği diye yutturmaya, gizlemeye çalışanlarla nasıl bir ilişki kurabiliriz ki? Gizli faşistlerle de tartışmanın bir manası yok sanki... Gerçeği ve yurttaşı, özgürlüğü değil devleti korumaya yeminli gazeteciler var bu memlekette.

İzmir’den bir radyo aradı, iki soru sordu:

* Hürriyet gazetesinden Özkök’ün Dink cinayetiyle ilgili yazılarını nasıl değerlendirmek gerekir?

* Hürriyet “Hepimiz Ermeniyiz” sloganı hakkında referandum yapmış. Sonuçları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Özkök hakkında, mealen ‘O şahsın görüşlerini artık siyasi ya da medyatik olarak değerlendirmek imkânsızlaşıyor. Akıl ve ruh sağlığı konusunda sorunlar var.’ deyip kestirip atmaya çalıştım. Referandum konusunda ise “Vallahi o referandum, öyle medyada, elektronik ortamda filan değil 23 Ocak günü İstanbul’da sokakta yapıldı. Sonuç belli” demekle yetindim.

Aylık “Popüler Kürtür” dergisi Esmer’de 5-6 sayıdır milliyetçiliğin tehlikelerine dikkat çekmeye çalışan yazılar yazmıştım. Bölgedeki gelişmeler nedeniyle Türk ve Kürt milliyetçiliğinin açmazlarını sergilemeye girişmiştim. O alandaki tehlike hala geçerli hatta büyüyerek sürüyor.

Hrant’ın öldürülmesinden sonra bayrak rezaletiyle süren cılklaşmış milliyetçilik kamu oyunda tartışma konusu olmaya başladı. Başbakan Erdoğan da MHP ile giriştiği polemikte “ırkçılık ve kafatasçılıktan” filan söz etti.

Yarım ağızla olmaz!

Beni hem siyasi hem de ideolojik olarak rahatsız eden bir yaklaşım var: Milliyetçilik sanki, aslında iyi bir şeymiş gibi gösteriliyor, ama aşırısı ya da bazı versiyonlarının pek matah olmadığı ima ediliyor. Oysaki, mesela benim bulunduğum çevrelerin yanı sıra roman ya da akademik çalışmalarda, Fransızca ve İngilizce’de milliyetçilik, bizatihi olumsuz (pejoratif) bir anlam taşır. Bunun kuşkusuz çeşitli nedenleri var: “Hayali bir cemaat”e mensup olmak insanın kendi çabası ya da tercihi ile gerçekleşen bir aidiyet değil. Mesela biz, anamız babamız Türk olduğu için ve burada doğmuş olduğumuz için bu milletin bir üyesiyiz. Gerçi Türkiye’de, Anadolu’nun tarihi nedeniyle, kimin 4-5 kuşak öncesi hangi ırka ya da hangi milli kökene ait olduğunu bilmek bile pek zordur. Bu ayrı bir konu...

Şu veya bu milliyete sahip olmak ne övünülecek ne de aşağılanacak bir konum.

Milliyetçilik, özellikle televizyondaki ve gazetelerdeki tartışma ve polemiklerde en az 3-4 değişik anlamda kullanılıyor. Milliyetçilik derken kimi yurtseverliği kastediyor, kimi ulusal bağımsızlığı, kimi de ulusal kimliği... Oysaki Fransız kökenli ulus-devlet kavrayışının önemli bir unsuru olan millet ve ona bağlı olarak üretilen milliyetçilik ideolojisi sadece, en kısa tanımıyla, “kendi milletini diğer milletlerden üstün görme”, dolayısıyla kendi milletinin dışındakileri ötekileştirme hatta dışlama anlamına gelmiyor. Milliyetçilik, Althusserci anlamdaki ideolojide, “tüm sorunlara esas olarak ve neredeyse sadece milliyet açısından bakma, tahlil etme” yaklaşımını da içeriyor. “Yurtseverlik”, “ulusal bağımsızlık” ya da “ulusal kimlik” gibi kavramlarda, milliyetçi ideolojinin özünü oluşturan “ötekileştirme” ve “dışlama” hatta “şiddet” yoktur. Milliyetçilikte ise, hele bir de devletin resmi ideolojisinin desteğini arkasına almışsa, üstelik bu resmi ideoloji militarist bir ideoloji ise, şiddete üniforma geçirerek meşrulaştırma pek de kolay oluyor. Hrant’ın öldürülmesi konusunda Genel Kurmay’dan bir açıklama okudunuz mu hiç? Yoksa onlar da “Türk Solu” dergisi gibi mi düşünüyor? Belki de Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisinin nostaljisini yapıyorlardır.

Bizim cenahta, demokrasi, özgürlük ve çok kültürlülüğü sol perspektifle savunmaya çalışan cenahta, milliyetçiliğe karşı tavizsiz bir mücadele gerekiyor: Milliyetçilik ilke olarak ve topyekûn olumsuz bir ideolojidir, yumuşağı, masumu yoktur, milliyetçilik daralmaya, içine kapanmaya, yabancı düşmanlığına ve kaçınılmaz olarak şiddete yol açar.

Toplumsal bunamaya doğru koşar adımlarla ilerlerken, günlük ekonomik-mali sorunları da perdelemeye yaradığı için, milliyetçilik hayali cemaati birleştirdiği için iktidar ve tekçi ideolojiler tarafından farklı formülasyonlarla savunulagelmiştir hep. Milliyetçiliğin hiçbir olumlu yanı, yönü yoktur. Milliyetçilik muhalefetin, halkın, toplumun değil iktidarın ideolojisidir.

Vakti zamanında, 28 Şubat döneminde, ‘Başörtüsü’ tartışması vardı. Hatırlıyorum, sıkı laikperestlerden bir köşe yazarı televizyonda, İslamcı bir meslektaşı başörtüsünün özgürlük meselesi olduğunu söyleyince şöyle yanıt vermişti: Yanlış anlaşılmasın benim annem de anneannem de dini bütün, başörtülü kadınlardı ama...

Cümleye böyle başladığınız zaman rakibin güreş minderini kabul ediyorsunuz demektir. İlkesel bir muhalefet getiremediğiniz zaman karşıtınızın söylem ve yaklaşımları çerçevesinde fikir tartışması yapmanın pek âlemi yok.

Bugün milliyetçiliğe karşı sürdürülmesi gereken fikri mücadelede de milliyetçilik topyekûn ve ilke olarak mahkûm edilmeli. Faşizmin nasıl olumlu, yumuşak, light çeşidi, versiyonu yoksa milliyetçilik de ayrımcılık ve şiddet içerdiği için herhangi bir olumluluk taşımayan bir yaklaşım. CHP’nin altı okundan biri, boşuna mı milliyetçilik? Aşırı sağcı Partinin adı, boş yere mi “Milliyetçi Hareket”? Nasyonal-Sosyalistleri de unutmuyoruz. 80 darbesini devam ettirmek isteyenlerin partisinin adı da “Milliyetçi” diye başlıyordu.

Hem zayıflatıcı hem de yapısal

Unutulmaması gereken iki nokta daha var:

* Nispeten yakın sayılabilecek bir geçmişte, Pol Pot örneği bir kez daha kanıtladı ki, içeride milliyetçi baskılar, ülkeyi dışarıda olağanüstü güçsüz bırakıyor.

* Sokak ya da lumpen faşizminden söz edenlerin bilmesi gerekir ki, ana cadde faşist olmadan ara sokaklar faşist olamaz. Genel Kurmay ‘Sözde vatandaşlar’ derse, her gün ‘Türkiye Türklerindir’ diye naralar atılırsa sokak da lumpenler de faşist olabilir tabi... Özkök’ün daha önce bu konuda, son olarak da sosyo-ekonomik tahlil konusunda M.Belge’den olumlayarak alıntı yapması bana hazin geldi.

Birinci Dünya Savaşı sırasında doğmuş, İkinci Dünya Savaşında esir düşmüş olan Fransa eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand’ın 17 Ocak 1995 günü Strasbourg’da Avrupa Parlamentosunda yaptığı tarihi konuşma da kulaklara küpe olsun:

“Sizden talep ettiğim şey neredeyse imkansız bir şeydir, çünkü tarihimizi yenmemiz lazım ve eğer yenemezsek bilmeniz gerekir ki bir kural kendini kabul ettirecektir Hanımefendiler, Beyefendiler: Milliyetçilik, savaştır! Savaş sadece geçmişte kalmamıştır, savaş bizim geleceğimiz de olabilir ve işte siz Sayın Avrupa Parlamentosu milletvekilleri Hanımefendiler ve Beyefendiler, bizim barışımızın, güvenliğimizin ve bu geleceğin bekçileri sizsiniz!”

( Ayrıntı için tıklayınız)

1930’lar, Almanca düşünülünce ve hele sonra başımıza gelenler bilinirse, olağanüstü vahim...(SON/RD)

BAĞIMSIZ İLETİŞİM AĞIBağımsız İletişim Ağı (BİA) IPS İletişim Vakfı'nın çalışmalarının merkezinde yer alıyor. BİA, “bağımsız medya”nın güçlendirilmesi hedefiyle, 1997'den bu yana dört temel etkinlik alanı üzerinde gerçekleştirilen bir sürekli proje. Türkiye’de ve dünyada daha çok internet haber sitemiz bianet.org dolayısıyla yaygın olarak bilinse de, BİA günlük haber üretiminin ötesinde, iletişim sürecinin bütün uğraklarını dönüştürmeyi hedefliyor.

IPS İLETİŞİM VAKFIIPS İletişim Vakfı “İletişim ve kalkınma alanındaki projeleri gerçekleştirmek ve desteklemek” amacıyla 1993'te kuruldu. Vakıf etkinliklerini, yerel ve uluslararası kaynaklardan sağladığı hibe ve bağışlarla gerçekleştirdiği projeler üzerinden sürdürüyor.

BİA KİTAPLIĞIBİA Kitaplığı, Bağımsız İletişim Ağı’nın 2001-2009 arasında sürdürdüğü eğitim çalışmalarının ürünü olan “Habercinin Elkitabı“ dizisinden 5, “Hak Haberciliği” disizinden 4 kitabı; gazeteciler için kılavuzların yanısıra mesleğe adım atmaya hazırlananlara yönelik yayınları da kapsıyor. Kitaplık, Türkçe iletişim yazınında uluslararsı standartlarda üretilmiş, kimileri kendi alanlarında ilk olan öncü telif çalışmalardan oluşuyor.

BİZE ULAŞIN