Emperyalizmin Irakta Şehir Savaşları

Iraklı siyasi gruplardan hiç birinin, Kürtlerin de ulusal bir programı yoktur. Ulusal bir kapsayıcılıktan yoksundurlar. Bir ulusun bir başka ulusu ezmesi üzerine kurulu olan Irak ulus-devletinin ulusal bir program açmazı bu noktada düğümlenmektedir.

İstanbul - BİA Haber Merkezi
12 Ekim 2004, Salı
“Amerikalılar korkak. Uçaklarından inemiyorlar. Yaklaşırlarsa onları katledeceğimizi biliyorlar.”

Necef’te Hazreti Ali Türbesi ve civarında mevzilenmiş olan Şii lider Mukteda Sadr’a bağlı milis gücü, Mehdi Ordusu savaşçıları habercilere, ölümcül bir muharebenin sabırlılığı içinde böyle yakınıyorlardı.(1) Aslında haksız da sayılmazlardı: Amerikan piyadeleri ve onların güdümündeki yeni Irak Ordusu askerlerinin Mehdi Ordusu mevzilerine yönelik bir piyade saldırısı düzenlemeleri halinde ağır kayıp vermesi kaçınılmazdı. Fakat onlar, bir milis gücünün değil, düzenli bir ordunun askerleriydi ve dolayısıyla onlardan böylesine büyük bir hata yapmaları beklenemezdi.

Irak’ta işgal ordularının şehir savaşlarındaki “korkak” ve “pasif” tutumu genellikle direnişçilerin başarısı olarak görülüyor ve bu tür yorumların eşliğinde direnişçilerin gücü hakkında efsaneler üretiliyor. Oysa şehir savaşı bir düzenli ordu için en zor savaştır. Bununla beraber Hiroşima ve Nagazaki’de atom bombası kullanılması örneğinde olduğu gibi şehir savaşına girmeden “kolay” zaferler elde etmek de mümkündür. Düzenli orduların atom bombası kullanmaksızın top yekun yıkım yoluna giderek şehir savaşlarını kazandığı tarihsel örneklerin hatırlanması, Irak’taki şehir savaşlarında işgal ordularının yapabileceklerini –en azından henüz- yapmadıklarını göstermektedir. İşgal ordularının bu tutumunun askeri olmaktan çok siyasal nedenleri vardır. Ayrıca, Irak’taki şehir savaşlarının niteliği, direniş odaklarının ortak zaafını –ve karakteristik özelliğini- tespit etmemizi sağlamaktadır: Bu odakların Irak geneline ait bir ulusal programları ve ulusal nitelikleri yoktur.

Burada sadece şehir savaşları üzerinden bir değerlendirme yapılmaktadır, Irak’ta halihazırdaki direniş odaklarının siyasal kimlikleri ve siyasetlerinin şoven içeriğinden dolayı ulusal olmadıklarının ve olamayacaklarının tartışılması, bir başka yazının konusu olacağı için ele alınmamıştır.

İşgal ordusu neden şehrin kapılarında bekler?

Askeri eğitim; selam vermek, hazırolda durmak, teçhizatlı koşmak ve benzeri tören hareketlerini öğrenmek ve bol bol idman yapmaktan ibaret değildir. Yüz binlerce askerin çarpışacağı bir cephe savaşına hazır edilen bir ordu, iki kişinin bulunduğu küçücük bir mevzinin ele geçirilmesinin bilgisine ve deneyimine sahip olmaksızın var olamaz. Sekiz bin Bosnalı Müslüman’ın öldürüldüğü Srebrenica katliamından sonra bölgede incelemelerde bulunan Bosna’daki Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nde görevli Hollandalı bir generalin, yanındaki bir başka subaya yaptığı şaşkınlık dolu kişisel yorumlar kameraların mikrofonlarına yakalanmıştı: “Eli sopalı iki kişi bile böyle bir yerde onları durdurabilirdi.” General haklıydı: Katliamın yapıldığı yerin tek girişi, iki küçük tepenin arasında, bir tankın geçmesine olanak vermeyecek kadar dar bir geçitti.

Bir ordunun harekatı coğrafya tarafından belirlenir, şehirlerde ise sokaklar tarafından. Uygun yere konuşlanmış bir makineli tüfek koca bir orduyu durdurabilir: Tabii eğer bu ordunun topçusu ve hava saldırı gücü yoksa.

Bir topun dahi olmadığı koşullarda yapılacak piyade saldırısıyla bir makineli tüfek mevziinin ele geçirilmesi için, değişik yönlerden harekete geçecek onlarca tam teçhizatlı askerden en az birinin mevziiye el bombası atabilecek kadar yaklaşması gerekir. Amaç, makineli tüfeğin başa çıkamayacağı kadar çok askeri, hedefe doğru hareketlendirmektir. Bu durumda pek çok askerin av haline gelmesi ve vurulması kaçınılmazdır. Eğer asker zayiatı vermek istemiyorsanız, topçuyu ya da hava desteğini beklemeniz gerekir. Irak’taki Amerikan ve İngiliz ordularının özellikle Necef ve Tel Afer’de (daha önce de Felluce’de) yaptığı da bundan ibarettir.

Şehir savaşı ve tarihten ders çıkarmak

Geç bir tarih olarak II. Dünya Savaşı ve özellikle de Stalingrad Savunması ve erken bir tarih olarak da Rusya Federasyonu’nun Çeçenistan Savaşı özellikle de 1994 Grozni direnişinden çıkarılmış dersler işgal orduları tarafından bugün Irak’ta uygulanmaktadır.

Stalingrad Savunması bir şehrin ele geçirilebilmesi için saldıran ordunun savunma yapanlara kıyasla altı kat daha fazla askere sahip olması gerektiğini göstermiştir. 1956’da Macaristan, 1968’de Çekoslavakya ve 1991’de Baltık ülkelerini işgal eden Kızıl Ordu kalıntısı Rusya Federasyonu’na ait askeri birlikler 1994’de Çeçenistan’a girdiklerinde de silahsız protestocular dışında herhangi bir direnişle karşılaşmayarak bir kez daha kolay bir zafer elde edeceklerini düşünmüşlerdi. “... Ruslar, harekâta 38 bin askerle başlamışlar ve Grozni saldırısını 6 bin askerle gerçekleştirmeye kalkmışlardı. Çeçenler ise 15 bin kişiydiler. Kızıl Ordu’nun Nazilere verdiği derse göre, Rusya Federasyonu ordusunun Grozni’ye 90 bin askerle saldırması gerekiyordu. Zırhlı araçlara doldurulan acemi Rus askerleri, çatışmanın başlamasıyla korkudan araçlardan bile çıkamadılar. Çeçenlerin binaların balkonlarından attıkları molotof kokteyllerine dahi engel olamayan 131. Maykop Tugay’ının 1. Tabur’u, 1.000 askerinden 800’ünü, 26 tanktan 20’sini, 120 zırhlı araçtan 102’sini kaybetmişti.” (2) Bunlar sadece bir günlük kayıplardı. Fakat Rusya Federasyonu ordusu aynı hatayı ikinci bir kez yapmadı.

Zırhlı araçlar piyadeyi mermilerden koruyabilir, bombalardan değil. Şehir savaşında iri cüsseli tanklar, omuzda kullanılan zırh delici roketatarlar karşısında tamamıyla savunmasızdırlar. Piyadeleri koruyamadığı gibi aksine piyadeler tarafından korunmaları gerekir. Şehir savaşında tanklar sadece barikatları ezmeye ve uzaktan top atışı yapmaya yarar. Piyadelerin hakim olmadığı sokaklara girmeleri intiharla eşdeğerdir: Bir pencerenin ya da duvarın arkasındaki roketatarlı bir kişinin nişan alıp tetiğe basması için bir kaç saniye yeterlidir, ve tank hurda yığınına döner.

Benzeri tuzaklar piyadeler için de geçerlidir: Bir keskin nişancı bütün bir müfrezeyi savaş dışı bırakabilir. İşte bu yüzden bire altı oranında saldırmak gerekmektedir ve çoğu durumda bu oran bile yeterli olmayabilir. Üzerine ateş açılan piyade, şehir savaşında her biri birer mevzi ve pusu noktası haline gelen binalara karşı saldırıya geçmez, sadece düşmanı kuşatıp onun yer değiştirmesini önlemeye çalışır. Eğer düşmanın roket ya da hafif top menzili dışındaysa tankın top desteğiyle düşman mevzisi dövülür. Bu mümkün değilse mevziinin koordinatları hava kuvvetlerine verilir ve oyalama ateşi açılarak beklenir. Çoğu durumda düşman mevzi olarak konuşlandığı binayı terk etmeye vakit bulacaktır. Fakat hava kuvvetleri söz konusu mevziinin olduğu pencereyi ya da binanın köşesini vuracak kadar hassas ve mütevazı değildir, hemen her durumda binayı bütünüyle hedef alır ve bir yıkıntıya çevirir.

Filistin’de İsrail, Irak’ta ABD ve İngiltere ordularının uyguladıkları şehir savaşına ait taktikler bundan ibarettir: Temkinli ilerleyiş, ateş açıldığında siper alıp hava kuvvetlerine müracaat. Eğer aksine bir davranış sergilerlerse Mehdi Ordusu savaşçılarının, gazetecilere söylediklerini icra etmeleri işten bile değildir.

Bu yüzden önce Felluce’de sonra da Necef ve Telafer’de işgal orduları şehrin sokaklarında barınamadı. Sadece kuşattıkları şehrin ana arterlerini ve meydanlarını ellerinde tutabildiler. Bu, siyasi açıdan bir tür ‘pat’ durumudur, fakat askeri açıdan bir beraberlik asla mümkün değildir.

Bir şehri almak mı yıkmak mı?

İşgal ordusunun egemenliğini sağlaması için en küçük direniş mevzisini dahi ele geçirmesi gerekir. İşgal ordusu ABD ya da İngiltere olunca askeri olanakların tükenmesi söz konusu değildir, tıpkı Rusya Federasyonu’nun Çeçenistan işgalinde olduğu gibi:

Rusya Federasyonu ordusu Çeçenistan başkenti Grozni’ye girmeye kalkıştığında Kızıl Ordu’nun önceki marifetlerini tekrarlamayı umut etmesinin yanında, karşısındaki subayların kimliğini ve tecrübesini unutmuş görüyordu: Çeçenistan Devlet Başkanı Cohar Dudayev’in, SSCB’nin nükleer silahlarla saldırı yapmak için hazır tuttuğu Stratejik Hava Kuvvetleri’ne bağlı bir uçak filosu komutanı ve Afganistan köylerini ‘halı bombardımanı’ ile yok eden Kızıl Ordu Hava Kuvvetleri’ne bağlı filonun generali, Çeçenistan Genel Kurmay Başkanı (daha sonra Devlet Başkanı) Aslan Maşadov da Ocak 1991’de Litvanya’daki ulusalcı ayaklanmayı bastıran Kızıl Ordu Kara Kuvvetleri’nde topçu albaydı. Bu eski Kızıl Ordu komutanları, isim değişikliğine uğramış işgal ordusunun ilk gün aldığı yenilgiden sonra neler yapabileceğini pekala bilmekteydiler. Rusya Federasyonu ordusu sonraki yirmi gün boyunca 490 bin ikametgahın bulunduğu şehri bombalayıp durdu. Bir başka harabe şehir olan Bosna’ya bombardımanın en yoğun olduğu dönemde günde 3 bin top mermisi düşüyordu, Grozni’ye ise saatte 4 bin. Tıpkı Vietnam ve Afganistan’daki gibi her metrekaresi vurulacak şekilde Grozni ‘halı bombardımanına’ tabi tutuldu ve şehir kocaman bir moloz yığını haline getirildi. Böylesi bir saldırı karşısında direnişçilerin şehirde barınmasına olanak yoktu. Bu gerekli de değildi, çünkü savunulacak bir şehir kalmamıştı.

400 bin kişinin yaşadığı Grozni ölü şehir haline gelirken 500 bin Çeçen önce köylere, daha sonra da komşu İnguşetya ve Dağıstan’a sığınmak zorunda kaldı. Zaten federasyon ordusunun Çeçenistan sınırını geçmesinden sonra şehir halkının büyük bir kısmı çatışma olasılığını düşünerek Grozni’yi terk etmişti. Bombardımandan önce de kalanlara şehri boşaltmaları çağrısı yapılmıştı, tıpkı ABD ordusunun geçtiğimiz Nisan ayında Felluce, Ağustos’da Necef ve Eylül’de Tel Afer sakinlerine yaptığı gibi. Bu şehirler de işgal orduları tarafından havadan bombalandı. Fakat bu saldırılar asla Grozni’nin başına gelenlerle kıyaslanamaz. Ne 2002’deki savaşta Bağdat, ne de bugün Felluce ya da Irak’taki bir başka şehir Çeçenistan şehirleri gibi bir mahşeri bombalamaya maruz kalmamıştır. Amerika Irak’ta, daha çok tıpkı Kosova ve Sırbistan’da yaptığı gibi nokta saldırıları düzenlemiştir. Hedef, zaman zaman tek bir bina olduğu gibi bir mahalle de olabilmektedir. Fakat hiç bir zaman şehrin tamamı hedef alınmamaktadır. Zaten bombalanan yere anında ulaşan kameralar yıkıma tanıklık etmemizi sağlamaktadır. Ayrıca kolayca ulaşılabilen uydu fotoğrafları da bombalanan şehirleri kıyaslamamızı olanaklı kılmaktadır.

Bombalamanın şiddeti arasındaki farklar, asla işgal orduları arasında, göreceli dahi olsa herhangi bir farka işaret etmez ve böyle bir ayrım asla dile getirilemez. Aksine, işgal orduları vahşet konusunda birbirleriyle yarışırlar.(3) Fakat bombalamalar arasındaki farkın, askeri bakımdan farklı ihtiyaçlara denk düştüğü de yadsınamaz, tabii siyasal bakımdan da.

Bir şehir direnemez, ulusal direniş gerekir

‘Halı bombardımanının’ bizzat uygulayıcısı olan Dudayev ile halk ayaklanmalarını bastıran işgalci Kızıl Ordu birliklerin eski komutanı Maşadov ellerindeki askeri gücün Kızıl Ordu eskisi işgalcileri durduramayacağını çok iyi biliyorlardı. Üstelik Çeçenistan’ı bir mafya hukukuyla yönettikleri için, ihtiyaçları Sovyet dönemindeki kadar bile karşılanmayan yoksul ve işsiz halkın kendilerini canı gönülden desteklemeyeceklerinin de farkındaydılar. (4) Onlar işgal ordusunun vahşetinin ve üniformasının halkı, sınıfsal bir birliktelik yönelişinin yokluğunda ulusal bir bütünlüğe kolayca taşıyacağını bizzat kendi deneyimlerinden öğrenmişlerdi. Üstelik –zorunluluktan da olsa- Lenin ve Bolşevik parti tarihi okumuşlardı.

Çeçenistan, Gürcistan sınırına yaslanan güneydeki dağlara kadar düzlüklerden oluşan bir coğrafyaya sahiptir. Bu koşulda Çeçenlerin bir gerilla savaşı yürütmesi beklenirdi, cephe savaşı değil. “Kentlerde birer panayır hedefi kadar aciz olan tankların ovalarda küheylanlara dönüşeceğini gayet iyi bilen Maşadov, inanılmaz bir karar vererek savaşı düzlüklerde kabul etti. Çeçenler birkaç yüz kişilik eğitimli savaşçıya sahipti ve gerilla savaşının Rus propaganda makinesi tarafından ‘bir avuç eşkıyanın dağa çıkması’ olarak nitelendirileceğini biliyorlardı. Bu duruma düşmemek için savaşı büyük insan kayıplarını göze alarak halka yaymayı hedeflediler. Otuz-kırk kişilik savaşçı grupları köylere giderek Rus tanklarına pusu kuruyorlardı. Rus ordusu köyü bombaladıkça köylüler çatışmaya katılmak zorunda kalıyor ve küçük birliklerin direnişi ulusal bir savaşa dönüşüyordu.” (5)

Kızıl Ordu eskisi Çeçen komutanlar ulusal bir direniş örgütlemek için şehirleri feda etmeyi göze almışlardı. Grozni direnişine katılan petrol işçileri değildi, çünkü onlar bizzat Dudayev’in özel muhafızları tarafından baskı altında tutuluyor ve haklarından mahrum bırakılıyordu. İşçiler Dudayev yönetiminin ülkenin petrol gelirini gasp ettiğini çok iyi biliyorlardı. Şehir halkı da Dudayev’den yaka silkiyordu. Kırsal kesimden getirilen köylüler, Dudayev’in 500 civarındaki özel cumhurbaşkanlığı muhafızları tarafından silahlandırıldı ve yönetildi. Ayrıca Çeçenistan’daki petrol kuyusu, rafineri ve boru hatlarını koruyan muhafızlar da vardı. Bunlar, petrol zenginliğini aralarında pay etmiş klan aidiyeti ve temsili güçlü Çeçen yönetici seçkinlerine bağlı özel silahlı gruplardı. (6) Cüssesine güvenerek korku saçacağını ve herkesin kaçışacağını düşünen Rus ordusu ilk günkü tuzaktan sonra içine düştüğü şaşkınlıktan kurtulamadı ve ağır kayıplar verdi. Tabii Rusya Federasyonu’da ilk günkü kayıplarını bir kez daha vermeyi göze alamazdı, askeri olarak avlanmıştı, fakat daha sonra siyasal olarak da pusuya düştü. Artık 750 bin nüfuslu Çeçen halkının ulusal kurtuluş mücadelesini engellemesi olanaksızdı.

Irak’taki silahlı direniş henüz ulusal bir karaktere sahip değildir. Felluce’deki direnişin sadece bu şehirle sınırlı kalması ve geçtiğimiz bahar aylarında kentin kuşatılması ve halkın boşaltılmasından sonra bir kaç mahalleye sıkışması, Sünni direnişi olarak adlandırılan bu silahlı direnişin, bırakın Irak’ın geneline yayılmasını, Sünnilerin tamamına dahi sirayet etmediğini kanıtlamaktadır.(7) Benzer bir şekilde Mukteda Sadr’a bağlı Mehdi Ordusu’nun Necef direnişinin de Hazreti Ali Türbesi civarına sıkışması (ABD ve Irak askerleri kuşatmayı çemberini 300 metreye kadar daraltabilmiş ve türbeye 20 metre kadar yaklaşmışlardı) ortada genel bir silahlı Şii direnişinin olmadığını, sadece Şiiler arasında siyasal konumlanış çabası içinde bulunan küçük bir odağın, koşulların dayatmasıyla, hiç niyetli olmadığı halde askeri yöntemlere başvurmak zorunda kaldığını göstermektedir.(8) Direnişçilerin, her iki örnekte de askeri bir operasyon karşısında şehrin sadece küçük bir kesiminde mevzilerinde tutunması direnişe katılımın boyutlarını sergilemektedir. Mehdi Ordusu için 300 ila 2 bin kişilik bir savaşçı sayısından bahsedilmektedir. Nitekim sadece türbe ile sınırlı bir askeri varlık, bu sayıları onaylamaktadır. Yine Felluce’deki silahlı direnişçilerin sayısının da mütevazı olduğu ortadır.

Bu sayıların Grozni direnişini gerçekleştiren 15 bin kişiyle kıyaslandığında cüzi kaldığı çok açıktır. Hatta Irak içindeki diğer silahlı grupların yanında dahi küçük kalmaktadır: Irak İslam Devrimi Yüksek Meclisi’nin (IİDYM) İran’da eğitim görmüş 10 bin gerillası bulunmaktadır ve işgal ordularının en çok çekindiği siyasal odaklardan biri de bu gruptur. IİDYM gerillalarının harekete geçmesi halinde kimse Mukteda Sadr’ı hatırlamayacaktır bile. Diğer Şii gruplar da sahip oldukları silahlı gücü şimdiye kadar sahneye sürmemişlerdir. Bu durum karşısında genel bir silahlı Şii direnişinden bahsetmek gerçeklerle uyuşmayacaktır.

Nitekim işgal ordularının Irak’ta direnişçilere karşı uyguladığı askeri şiddetin Çeçenistan’da sergilenen askeri şiddete kıyasla sınırlı kalması direnişin ulusal olmayan niteliğinden kaynaklanmaktadır.

Ulusal olmayan direniş ve işgal orduları

Emperyalist ülke ordularının Irak’taki varlığını bir işgal olarak gören ve Irak’a terörle mücadele etmek ya da demokrasi getirmek için gelmediklerini bilenler sadece dünyanın bütün sosyalistleri değildir. Irak’ta var olan siyasi iradelerin tümü bu gerçeği sosyalistlerden çok daha iyi bilmekte ve bizzat yaşamaktadırlar. Hepsi de ABD koalisyonunun bir an önce Irak’ı terk etmesini istemekte, büyük bir çoğunluğu da bunun silaha başvurmadan sağlayabileceklerini düşünmektedirler, tıpkı Mukteda Sadr gibi: “... güç dengesi Amerikalılara karşı siyasi bir mukavemeti zorlaştırıyor.” “Mukteda Sadr da diğer Şii merciler gibi, Amerikalılarla güç dengesi bulunmadığı için açıktan kapışma ve hesaplaşmaya girmeyeceklerini ve barışçı yollarla işgale karşı mücadele edeceklerini söylüyor”du.(9)

İşgal orduları da kendilerine karşı silaha başvurmayanların ilelebet bu tavrı korumayacaklarını bilmekte, kendileriyle işbirliği içinde olanların taleplerine bütünüyle kulaklarını tıkamamaktadır. Çünkü direnişçilerle tek ilişki olanağı bu gruplardır. İlkbahardaki çatışmaların ardından direnişçilerle uzlaşarak Felluce’nin yönetimini eski Irak ordusundan bir generale bırakan işgalciler aynı generalin silahlı direnişin bir üyesi olmadığının herhalde farkındaydılar. İşgal orduları Ağustos’ta Necef’e yönelik kapsamlı bir saldırı başlatmadan önce başta Sistani olmak üzere Şii merci üyelerinden beşi bir “tesadüf” eseri Irak dışına çıkmışlardı. Çatışmaların Hazreti Ali Türbesi çevresinde yoğunlaşması ve Mehdi Ordusu’nun tamamıyla türbe içine çekilmesi sonrasında Sistani, Necef’e yürüyüş çağrısında bulunarak İngiltere’den bir kahraman gibi dönmüş ve Sadr ve adamlarının canlarını kurtarırken siyasi yaşamlarını bitirmiştir.

İşgalciler türbe civarındaki yapıları yerle bir ederken kutsal mekana ‘dokunmamış’lardır. Bu bilinçli bir tercihti, çünkü amaçları Şiilerin kutsal değerlerine zarar vererek bir infiale neden olmak değil, direnişçilerin ne kadar güçsüz ve kurtarılmaya muhtaç olduğunu göstermekti. Gözlerinin gördüğüne değil de görmek istediklerine göre değerlendirme yapanlar türbenin yerle bir edilmemesini direnişin boyutlarına ve kudretine yorarak kendilerinden başka kimseyi kandırmakta başarılı olamadılar.

Irak’taki tek ulusal program işgalcilere aittir

Irak’ta işgal ordularının öncelikli hedefi direnişi bitirmek değil, yaygınlaşmasını ve ulusal bir nitelik kazanmasını önlemektir. Bu amaçla Irak’taki tüm siyasal gruplar arasında “ulusal” bir uzlaşmanın kendi denetiminde sağlanması için bizzat çaba harcamaktadır. Savaşın bitiminden sonra Jay Garner yönetimi, zafer kazanan ordulara has bir kibirle hareket ederek açık bir işgal yönetimi olarak davranmaya kalkışmış, sadece uzun süredir işbirliği içinde olduğu sürgündeki kimi Iraklı muhaliflerden oluşturacağı bir kukla hükümetle her şeyi yoluna koyacağını sanmıştı. Fakat başta Şiiler olmak üzere Saddam yönetimine de direnmiş olan Iraklı muhalif grupların –ki Aralık 2002 Londra ve Şubat 2003 Selahaddin toplantılarında ABD ile uzlaşmamışlardı- sert çıkışları sonrasında Irak’ın siyasi aktörlerinin tümüyle bozuşmayı göze alamayan ABD, Garner’ın yerine göreve atadığı Paul Bremer ile daha yumuşak bir politika izlemiş ve Iraklı muhaliflerle bir uzlaşma adına Geçici Hükümet seçeneğine razı olmuştur. (10)

Tabii ABD’nin, tercih etmese de karşısına almak istemediği Iraklı siyasal aktörlerin yer aldığı bir “ulusal uzlaşmayı” kendi eliyle inşa etmesi –ki bu zorunlu seçeneğiydi- yine de bu aktörlerin herhangi bir ulusal uzlaşma programına sahip olmaması sayesinde mümkün olmuştur. Salt Şii olmaktan çok Irak’ın bütününü kapsayan –Iraklı- bir politik hattı öne çıkaran Şii Davet Partisi dahil, Iraklı siyasi gruplardan hiç birinin Kürtleri de kapsayan –kelimenin coğrafi ya da gerçek anlamında- ulusal bir programı yoktur. İster silahlı direniş isterse –Sadr örneğinde olduğu gibi- silahsız direniş –ki top yekun işbirlikçi olarak da adlandırılmaktadırlar- gruplarının tamamı “ulusal” bir kapsayıcılıktan yoksundurlar. Ümmetçi ve aynı zamanda mezhepçi, Baas yanlısı fakat aşiretçi, ya da salt mezhepçi, aşiretçidirler. Liberal, ulusalcı ya da sosyalist olanlarsa diğerlerinde de kaçınılmaz bir özellik olarak karşımıza çıkan şovenizmle maluldürler. Bir ulusun bir başka ulusu ezmesi üzerine temellenen emperyalist bir mühendislik ürünü olan Irak ulus-devletinin ulusal bir program açmazı da bu noktada düğümlenmektedir.

Eğer ulusal bir program ve kapsayıcılık yoksa işgale karşı Irak ulusal direnişinden söz edilemez. Bunu en iyi emperyalistler bilmektedir. Vietnam Komünist Partisi, Fransızlara karşı yürüttüğü sekiz yıllık gerilla savaşından sonra ancak 1953’te, Kuzey’de (diğer bölgelerde değil) kontrol ettikleri bölgede tam bir toprak reformu başlattığında köylülüğün desteğini kazabildi. Bu destek Fransız sömürgecilerine karşı bir savaşa dönüştürüldü. 1954’te Viet Minh çoğu topraksız köylü 250 bin insanı seferber ederek Çin’den getirilen ağır topları Dien Bien Fu vadisine hakim dağların doruklarına taşıdı ve Fransa’nın Vietnam’ı terk etmesine neden olacak savaşı bu sayede kazanabildi.(11) Fakat aynı parti 1968’de Amerikan ordusuna karşı, askeri olarak mükemmel bir şekilde hazırlanmış cesur ve kahramanca Tet Saldırısı’nı başlattığında Saygon ve Hue gibi şehirlerin ayaklanacağını sanmıştı. Yüzlerce kilometre tünel kazan, Budistleri, entelektüelleri, öğrencileri örgütleyen parti işçileri örgütlemeyi ihmal edip ve güney için de toprak reformunu savunmadığı için beklediği ayaklanma gerçekleşmemiş Tet Saldırı’sı feci kayıplarla sonuçlanmıştı. (12)

ABD’nin Vietnam’dan çıkardığı ders tabii ki bu kadarla sınırlı değildir. “Ulusal” bir ayaklanma hedefiyle “ulusal” bir programla ortaya çıkmayanların, askeri üstünlüğünü alt edemeyeceğini de çok iyi bilmektedir. Dolayısıyla Irak’taki şehir savaşlarını, çatışmaların uzamasına ya da zaman zaman alevlenip zaman zaman sönmesine razı gelerek, çoğu zaman da arabulucuları devreye sokarak yalıtmaya ve kısmi tutmaya çalışmaktadır. Böylelikle ulusal bir desteğin yeşermesini önlemeyi amaçlamaktadır. Necef’i Grozni’ye çevirmek bütün uzlaşma olasılıklarını dinamitlemek olacaktır, yoksa bir kenti yerle bir etmek ABD için hiç de zor değildir. Nitekim böyle deneyimleri de vardır.

Tet Saldırısı’nda gerillaların eline geçen Ben Tre kentini tekrar geri alan Amerikan subayı gazeteciler “şehri kurtarmak için yıkmak gerektiğini,” açıklıyordu. Ben Tre’de bütün binaları yerle bir eden Amerikan ordusu Hue’da kentin yarıdan fazlasını dümdüz etmişti.

Irak’ta, direnişçilerle işgal orduları arasındaki şehir savaşları, Irak’taki direnişlerin birbirinden kopuk ve farklı siyasi amaçlara sahip gruplar tarafından oldukça sınırlı alanlarda gerçekleştiğini göstermektedir. Ayrıca bu sınırlı ve bölük pörçük direnişler, faillerin, Irak’taki tüm siyasi grupları uzlaştıracak ve tüm etnik, ulusal ve mezhebe dayalı kimlikleri birleştirecek bir siyasal programdan yoksun olduğunu ifade etmektedir. Bu durum işgalcilerin işini kolaylaştırdığı gibi, Irak’ta kapsayıcı bir siyasal programın tek savunucusu ve gerçekleştiricisi kimliğine bürünmelerini sağlamaktadır. Bu ise Bush’un sözcülüğünde emperyalizmin Irak’a ve Ortadoğu’ya barış ve demokrasi getirileceğini savunan palavrasının, bir söylem haline dönüşmesini meşrulaştıran bir işleve sahiptir, en azından emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfları içinde.

Burada önemli olan döne döne “hırsızın suçunu” ifşa etmekten çok, direnişçilerin kelimenin coğrafi anlamında dahi sahici bir “ulusal” siyasi yönelişinin ve programının olmadığının tespit edilmesidir. Emperyalizme karşı mücadelenin en büyük zaafı bu tespitin yapılmaması olmaktadır ve olacaktır. (ÖÖ/EK)

__________________________________

1. Radikal, 23 Ağustos 2004.

2. Özcan Özen, “SSCB’nin Mirası, Çeçenistan: Dağlı Klanlardan Ulus-Devlet’e”, Çeçenistan: Yok Sayılan Ülke, Der: Ö.Özen-O. Akınhay, Everest Yayınları 2002, sf; 575.

3. Eğer George W. Bush Grozni’nin bombalanmış halini gösteren fotoğraflara bakmış olsaydı ‘şok ve dehşet’ adını verdiği Irak’a yönelik hava saldırısına sadece ‘II. Grozni’ demeyi tercih ederdi. Çarlık Rusya’sının bir Generali olan Yermalov Kafkasya işgaline başlarken ordusunu konuşlandırdığı ve garnizonunu kurduğu bu bölgeye ‘korku, dehşet’ anlamına gelen Grozni adını vermiş ve sonradan burası bir şehre dönüşmüştü.

4. Daha 17 Mart 1991’de SSCB’nin bütününde yapılan birliğin devamı hakkındaki referanduma katılan Çeçenlerin –yüzde 58,8- yüzde 75,9’u birlikten yana oy kullanmışlardı. Halkın sorunları henüz ulusal bir çarpanla çarpılmamıştı ve daha çok ekonomikti.

5. a.g.e, sf;576.

6. Çeçen iktidarı klanlar arası rekabet alanı olmuştur. SSCB döneminde kolhozların klan temelinde oluşması klan yapılarının yaşamasını kolaylaştırmıştır. 1991 sonrasında bir klan, kendi bölgesinden geçen petrol boru hattının denetimini ele aldığında siyasal iktidardan da pay alabiliyordu.

7. Bu gerçeği, direnişi ulusal bir kimlikle vermekte hiç tereddüt etmeyen sosyalist basının manşetleri de göstermektedir, üstelik bizzat kendilerinin dile getirdiği ‘Irak Direnişi’ söylemini yadsır bir şekilde: “Bir İki Üç Daha Fazla Felluce”, İşçi Mücadelesi Sayı: 12, “Daha Fazla Vietnam”, Toplumsal Özgürlük, 01 Aralık 2003, “Irak’ın Başkenti Felluce”, İşçi Demokrasisi Mayıs-Haziran 2004, sayı: 40, “ABD’nin Irak Yenilgisinin Resmi: FELLUCE DİRENİYOR” ve “Hiç Bir Yerden Çıkış Yok, Her Yer Felluce Olacak”, Yeni Demokrasi Yolunda İşçi-Köylü, 2-14 Temmuz 2004, sayı:2004-14.

8. Bağdat’ın düşmesinin hemen ardından Necef’e gelen Şiilerin önemli dini mercilerinden Ayetullah Macid el-Hui, 10 Nisan 2003’de İmam Ali Türbesi’nden alınarak Mukteda Sadr’ın evinin önünde bıçaklanarak öldürülmüştü. Cinayetin Mukteda Sadr’ın adamları tarafından işlendiği iddia edilmektedir. Nitekim Sadr’ın adamları Necef’e dönen en büyük dini merci büyük Ayetullah Sistani’ye karşı da harekete geçmişlerdi. Fakat civar kasabalardan Necef’e akın akın gelen Sistani’nin taraftarları bu güruhu kovalamıştı. Irak Geçici Yönetim Konseyi tarafından Nisan 2004’te Sadr’ın gazetesi (IGYK destekli) el-Havza kapatıldığında ve yardımcısının el-Hui cinayetinin sorumlusu olarak tutuklanmasının ardından Sadr hakkında tutuklama kararı çıkartıldığında, genç Şii lider o tarihe kadar savunduğu barışçıl, silahsız direniş söyleminden vazgeçmiş ve silahlanma çağrısı yapmıştır. Faleh A. Cabbar, Irak’ta Şii Hareketi ve Direniş, Agora Kitaplığı, Haziran 2004, sf:xxxviii ve 18-22.

9. Mustafa Özcan “Irak’ta Direnişin İslami Vehçesi,” Irak Dosyası II, Tarih ve Tabiat Vakfı 2003, sf:179 ve 185.

10. Faleh A. Cabbar, Irak’ta Şii Hareketi ve Direniş, Agora Kitaplığı, Haziran 2004, sf:xvi-xvii.

11. Jonathan Neale, Amerikan Savaşı, Vietnam 1960-1975, Metis Yayınları 2003, sf:42.

12. a.g.e, sf:116-117.

BAĞIMSIZ İLETİŞİM AĞIBağımsız İletişim Ağı (BİA) IPS İletişim Vakfı'nın çalışmalarının merkezinde yer alıyor. BİA, “bağımsız medya”nın güçlendirilmesi hedefiyle, 1997'den bu yana dört temel etkinlik alanı üzerinde gerçekleştirilen bir sürekli proje. Türkiye’de ve dünyada daha çok internet haber sitemiz bianet.org dolayısıyla yaygın olarak bilinse de, BİA günlük haber üretiminin ötesinde, iletişim sürecinin bütün uğraklarını dönüştürmeyi hedefliyor.

IPS İLETİŞİM VAKFIIPS İletişim Vakfı “İletişim ve kalkınma alanındaki projeleri gerçekleştirmek ve desteklemek” amacıyla 1993'te kuruldu. Vakıf etkinliklerini, yerel ve uluslararası kaynaklardan sağladığı hibe ve bağışlarla gerçekleştirdiği projeler üzerinden sürdürüyor.

BİA KİTAPLIĞIBİA Kitaplığı, Bağımsız İletişim Ağı’nın 2001-2009 arasında sürdürdüğü eğitim çalışmalarının ürünü olan “Habercinin Elkitabı“ dizisinden 5, “Hak Haberciliği” disizinden 4 kitabı; gazeteciler için kılavuzların yanısıra mesleğe adım atmaya hazırlananlara yönelik yayınları da kapsıyor. Kitaplık, Türkçe iletişim yazınında uluslararsı standartlarda üretilmiş, kimileri kendi alanlarında ilk olan öncü telif çalışmalardan oluşuyor.

BİZE ULAŞIN