Cesur Olma Zamanı

Türkiyede ilk kez bir hükümet Kıbrıs sorununda cesur bir duruş sergiledi ve çığır açtı. Bu anlamda muhalefetin dış politika tenoru Onur Öymenin kırılma teşhisi doğrudur ama bu CHPnin iddia ettiği gibi menfî değil bilakis müspet bir kırılmadır.

İstanbul - BİA Haber Merkezi
02 Mart 2004, Salı
Türkiye’nin, Batı Avrupa’daki yıl sonu tatili sonrasındaki ilk çalışma günü olan Pazartesi 3 Ocak 2005’te Avrupa Birliği (AB) ile tam üyelik müzakereleri sürecine girmesi ezici çoğunluğun temennisi. Hükümet bu hedef doğrultusunda çok önemli ve cesur bir karar alarak Kıbrıs’ta otuz yıldır süren çözümsüzlüğe çare bulunmasının yolunu açtı. Kamuoyunun hükümetin girişimlerini desteklediği kuşkusuz ve yerel seçimlerde bu desteği açığa vuracağı düşünülüyor. Zira Kıbrıs’taki müzakerelerle Türkiye’nin AB ile yapacağı üyelik müzakereleri arasında artık herkesin farkında olduğu yapısal bir ilişki var.

Ancak, Kıbrıs sürecinin önemli aşaması 22 Mart’ta ikili müzakerelerin sona ermesiyle başlayacak. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri, iki tarafın üzerinde anlaşamadıkları ihtilaf konularında son sözü söyleyecek ve Türkiye ile Yunanistan’ın çözüm planını son haliyle kendi yasama mekanizmalarında onaylamaları gündeme gelecek. Müzakere eden taraflar büyük ihtimalle anlaşamayacaklarından dolayı, Türkiye’nin –ve Yunanistan’ın- önüne, kamuoyunda ve mecliste onaylanması kolay olmayacak bir metin gelecek. Başbakan zaman zaman Türkiye’nin olmazsa olmazlarını hatırlatırken, herhalde BM’ye verdiği sözü unutmak istiyor. Nitekim bu metin, hiçbir tarafın tam olarak benimsemediği Annan Planı’nın bugünkü haline benzer bir metin olacak.

İşte bu aşamada, yani Mart sonunda hükümetin, AB’den gelecek ve yıl sonunda Türkiye ile müzakereleri başlatacağına dair güçlü sinyaline ihtiyacı var. 26-27 Mart’ta Brüksel’de yapılacak AB’nin ara zirvesi sinyalin verilebileceği en uygun zaman. Yıl sonunda beklenen karar artık bir bakıma öne alınmış gibi duruyor. Zira hükümetin kamuoyu önünde statükoya karşı elini güçlendirebilmek için Kıbrıs’ta verilecek tavizin karşılığını AB ile müzakerelere başlamakla yani fazlasıyla aldığını kanıtlayabilmesi gerekiyor. AB’den gelen sinyaller, özellikle Berlin ve Brüksel çıkışlı teşvik ve takdirler artık bunun imkan dahilinde olduğunu göstermeye başladı.

AB ve Türkiye’nin Kıbrıs blokajları

Ancak Avrupalı siyasîler Kıbrıs’ta bulunacak bir çözümün karşılığında Türkiye’ye borçlu bir konumda olmak istemiyor ve adanın üyeliğinin gündeme geldiği 1990’ların başından beri sorunun çözümünü BM’ye ihale etmekte ısrar ediyorlar. Kıbrıs’ın özellikle kuzeyi ile olan ilişkileri yok denecek kadar az ve ufukta çözüm belirmiş olmasına rağmen konuya, Verheugen’in afakî ve genel beyanlarını saymazsak, uzak durmayı yeğliyorlar. Bu durum tehlikeli.

Nitekim hükümet Komisyonu Kıbrıs müzakerelerinden çıkacak sonucun AB müktesebatı olacağına dair garanti vermesi için sıkıştırmaya başladı. Çünkü 16 Nisan 2003’te Akropol’de imzalanan Kıbrıs dahil 10 yeni AB üyesinin Katılım Antlaşması 15 üye devletin meclisinde Annan Planı’nın eki olan 10 numaralı “Kıbrıs’ın AB Katılımı ve İlgili Antlaşmaya Eklenmesi İstenen Protokol” hariç tutularak onaylandı. Zira ortada bugünkü gibi çözüme giden bir girişim yoktu. Komisyon bu sorunun Konsey tarafından kabul edilecek bir yönergeyle meclislerin onayına gerek kalmadan hallolacağını telkin ediyor. Hukuken Annan Planı ile varılacak anlaşmanın meclislerin onayı olmaksızın AB’nin birincil müktesebatı olması mümkün değil. Bu durumda Protokol’un Türk tarafını koruyucu nitelikte olan şerhlerinin bir anlamı olmayacak.

Ama Türkiye, bir yandan Protokol’u canlandırmak için AB’ye baskı yaparken diğer yandan AB’nin ekmeğine yağ sürercesine Komisyonun müzakerelere mümkün olduğu kadar uzak durması için insanüstü bir gayret sarf ediyor. İlgililer sanki sonunda Kıbrıs AB üyesi olmayacakmış gibi bir tutum içinde. Bu tutumda AB mevzuatına olan yabancılığın etkisi büyük. Ancak bu sayede üyelik müzakerelerini tamamlamış olan Rum tarafının bu teknik avantajı istediği kullanması, AB’nin de kuzey ile ilgili ek sorumluluktan kurtulması sağlanıyor. Bu durum ilerisi için büyük tehlikeler arz ediyor. Örnek vermek gerekirse, ada, yüzölçümü itibariyle AB’nin üye olunduktan sonra verilecek yapısal fonlarına temel oluşturan bölgeler sınıflandırmasında tek bölge olarak değerlendiriliyor. Üyelik müzakerelerini Rum tarafı tek başına yaptığından Kıbrıs tek bölge sayılmış. Eğer ada birleşik olsaydı ve iki bölge arasında ekonomik açıdan uçurumlar olmasaydı tek bölgenin bir anlamı olurdu. Ancak zengin güney ile fakir kuzey arasındaki fark, adanın ne bugün ne de orta vadede tek bir AB bölgesi sayılmasına imkan vermemekte. Tek bölge ayrıca adanın fiili iki bölgeliliğine de uymuyor. AB’nin bölgecilik ilkelerine aykırı olarak da yapısal fonların kullanım mekanizmaları konusunda çoğunluğa yani Rumlara fiili bir öncelik atfediyor.

Görüldüğü gibi Kıbrıs’ta maharet, Kıbrıslı Türklerin farklılıklarını en etkin biçimde gözetecek olan AB’nin modern bölgesel otonomi mekanizmalarını kullanarak müzakere edebilmekte, insanın yerine toprağın muhafaza edilmesi üzerine kurulu, modası geçmiş askerî güvenlik temelli bir müzakere mantığıyla değil. Artık biran evvel Komisyonun Bölgesel Politikalar’dan sorumlu Genel Müdürlüğünün bu işe en üst düzeyde el atmasını sağlamak ve AB standartlarında iki bölge üzerinde ısrar etmek gerekiyor.

Kamuoyu diplomasisi

Türkiye’nin AB ile müzakere yolunda önünü tıkayan ve yıllardır dile getirdiğimiz diğer sorun, işin içinde muazzam bir “Fransa” bilinmeyeninin olması. Türkiye hakkında son kararı Almanya ile birlikte verecek olan Fransa’dan şimdilik, genel geçer bir iki beyanın dışında hiçbir resmî ve somut bir işaret yok. Bilakis Fransa’nın siyasî karar vericileri Türkiye’ye son derece soğuk. Türkiye’nin artık hızla en yaygın şekilde ses getirecek yeni siyasî girişimlerde bulunması ve klasik diplomasiye ilâveten etkin bir “kamuoyu diplomasisi” (public diplomacy) gerçekleştirmesi gerekiyor. Burada amaç geniş bir medya görünürlüğünü hedefleyerek kamuoyları ve siyasî karar vericilere ulaşmak ve siyasîlerin kararlarını etkilemek olmalı.

Neler yapılabilir?

* Eski Fransız Cumhurbaşkanı Valéry Giscard d’Estaing ne Cumhurbaşkanı iken ne Avrupa Anayasa taslağını hazırlayan Kurultayın Başkanı iken ne de başka bir zaman Türkiye’ye geldi. Buna rağmen Türkiye’nin adaylığı konusunda verdiği menfî beyanlar Fransa’da pek çok siyasî yetkili tarafından geçer akçe sayılır. Kurultaya katılan 28 ülkeden 27’sine davetli olarak giden Giscard’ın hükümet tarafından Kurultay Başkanı sıfatıyla davet edilmesi ve ziyareti esnasında Türkiye’nin nasıl bir yer olduğunu sivil toplum rehberliğinde müşahede etmesi faydalı olur. Fransa’nın şimdiki Cumhurbaşkanı Jacques Chirac 28 Haziran’da altı yeni NATO üyesinin katılım töreni ve zirve münasebetiyle İstanbul’da olacak. Chirac’ın ve elbette diğer AB liderlerinin hep birlikte İstanbul’da olacak olmaları Türkiye’nin AB hedefinin iletişimi açısından bulunmaz bir fırsat.

* Türkiye İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin ölüm cezasıyla ilgili her iki protokolünü onaylayarak barışta ve savaşta ölüm cezasını kaldırdı. Bu kararın İslam dünyasında bir benzeri yok ancak bu önemli adımın yeterince iletişimi ve duyurusu yapılmadı.

* Türkiye’nin Ermenistan ile olan ve daha doğrusu olmayan ilişkileri her ne kadar çözülmesi çok zor bir sorun ise de, Ermenistan ve Kafkaslara yönelik gerçekleştirilmesi imkân dahilinde olan bir dizi girişim var. Bunlardan biri Kars-Gümrü-Nahcivan-Baku kara ve demir yollarının açılması. Tüm sınır vilâyetleri ticareti geliştireceği için yolların açılmasını yıllardır talep ediyor. Eğer gerçekleşirse bu girişimin özellikle Fransa ve ABD’deki Ermeni lobileri üzerindeki müspet etkisi ve oluşacak ticaret ortamının orta vadede Kafkasya’daki sorunları yumuşatıcı etkisi, Azerbaycan ile olan ilişkilerimize vereceği addedilen zararın çok önünde olacaktır.

* Geçen Kasım ayında Mihail Saakaşvili Gürcistan’da Edvart Şevardnadze’yi kansız bir darbeyle devirdi ve Ocak’ta Başkan seçildi. Büyük ekonomik ve siyasî zorluklar içerisinde olan, Batı’nın her zaman sıcak baktığı ve üstelik Müslüman akrabaları Türkiye’de yaşayan Gürcülere Türkiye’nin yardım elini şimdiden uzatması ilerde nasıl bölgenin istikrar unsuru olabileceğini gösterecektir.

* Kıbrıs’ta Türk unsurun varlığını gözetmeye çalışan Türkiye’nin , kendi yurttaşı olan Kürt unsurun haklarını görmezden gelmesi inandırıcı olamaz. Kürtçe için ulusal yayın şartı ve dil kurslarının önüne çıkarılan bin bir engelin hükümet tarafından bertaraf edilmesi bu denli zor olmasa gerek. Türkiye’deki statükocu kesim DEP’li milletvekilleri davasında, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararına uygun olarak yeniden yargılamayı kabullenmiş olsa da, sanıklar ve avukatlarının başından beri istediği ve çok anlamlı bir jest olacak serbest yargılama konusunda gardını düşürmüyor. Davanın gidişatı, DEP’li milletvekillerine bir yıl birkaç ay içerisinde dolacak olan mahkûmiyet sürelerini tamamlatmak yönünde. DEP’li milletvekilleri davasında yaşanacak müspet bir gelişme AB ülkelerinde çok yankı bulacaktır. Türkiye’nin yurttaşına sahip çıktığının uluslararası kamuoyunda yankılanmasını sağlayacak bir diğer girişim, Irak’ta iç savaş kapıdayken Musul’un güneyindeki Mahmur mülteci kampında 1997’den beri yaşayan 9000 civarındaki Türkiyeli Kürt’ün bir an evvel yurda geri dönmesini sağlamak olacak.

* AB’nin Hıristiyan kulübü olmadığını , olmaması gerektiğini her fırsatta dile getiriyoruz. Avrupa’nın da Türkiye’nin bir Müslüman kulübü olmadığına ve kendi dininin burada saygı gördüğüne kanaat getirebilmesi gerekmez mi? Türkiye’nin bu konudaki sicili son derece zayıf ve 1923’ten beri Lozan azınlıklarının dinsel özgürlükleri ile ilgili tavrı ürkek bir azınlıklar politikasıyla belirleniyor. Ama önünde bir dizi cesur girişim olanağı da yok değil. Örneğin Heybeliada Ruhban okulunun din bilimleri eğitimi 1971’ten bu yana, lisesi ise 1984’den bu yana yasaklı. AKP hükümeti okulun yeniden eğitim vermesi için gereken çalışmaları başlattığını ifade ediyor. Ruhban okulunun açılması dünya üzerine yayılmış 250 milyon Ortodoks tarafından memnuniyetle karşılanacaktır.

Fener Patriği Bartolomeos 28 Haziran’da muhtemelen, dünyayı idare eden ve Türkiye hakkında müzakerelere başlama kararını verecek siyasî liderlerden en az bir düzinesi ile baş başa görüşecek. Patriğin de bu görüşmelerde okulun yeniden eğitim veriyor olmasından duyduğu memnuniyeti dile getirmesi fena mı olur? Benzer bir açılım Türkiye’nin adaylığı konusunda dolaylı olarak söz sahibi olan Vatikan yönünde gelişebilir. Vatikan’ın Türkiye’de yıkık dökük halde olan bazı dinî yapıları onarmak üzere harekete geçtiği ancak müspet bir cevap alamadığı söyleniyor. Keza azınlık vakıflarıyla ilgili yeni yasanın yönetmeliklerinin mülkiyet edinme konusuna açıklık getirmediği ve fiiliyatta yeni kilise ve mezarlık açılmasının zorlukları biliniyor. Bu tıkanmaları gidermek çok zor olmasa gerek.

Dönüm noktası

Tüm bu girişimler zafiyetin değil özgüvenin göstergeleridir. Bu adımları “ülkeyi bölmek isteyen” AB değil, ülkenin daha iyi olmasını ve AB yolunun geri dönüşsüz bir biçimde açılmasını arzu eden toplum talep ediyor. Kıbrıs’ta güvercin, tüm diğer siyasî tıkanma noktalarında şahin olmak hükümetin iç ve dış kamuoyu nezdinde inanılırlığına halel getirir. Ve aksine, Kıbrıs’taki uzlaşmacı tavrın diğer konulara yansıması Türkiye’nin samimiyetini gösterir, gücünü perçinler.

24 Ocak 2004 günü, Türkiye’nin dış politika anlayışında bir dönüm noktasıydı. O gün Başbakan Davos’ta Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Kofi Annan ile yaptığı görüşmede Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafının Kıbrıs yeni müzakerelere hazır olduğunu ve tarafların üzerinde anlaşamadıkları konularda karar alma yetkisinin Genel Sekreterin tasarrufuna koşulsuz olarak bırakılabileceğini açıkladı. 1923 yılından bu yana Türkiye’nin dış politikası kayıtlarında bu ayarda bir inisiyatif yoktur. Türk dış politikası Ankara’da, genelde güvenlikle ilgili, dolayısıyla askerî mantık ve kaygılarla belirlenen pozisyonların, gittikleri yere kadar ve katiyen taviz vermeden savunulmasından ibaretti. Halbuki, müzakere taviz verme ve karşılığını alma sanatıdır. Nitekim taviz sözünün Arapça anlamı “karşılık olarak bir şey vermek”tir.

Türkiye’de ilk kez bir hükümet cesur bir duruş sergiledi ve çığır açtı. Bu anlamda muhalefetin dış politika tenoru Onur Öymen’in “kırılma” teşhisi doğrudur ama bu kırılma CHP’nin iddia ettiği gibi menfî değil bilakis müspet bir kırılmadır. Üstelik ilk kez on yıllardır askerî mantıkla biçimlenmiş bir dış soruna sivil bir hükümetin, sivil iradeyle sivil çareler üretilmesiyle gelen bir kırılma; en kıdemli askerin bizzat bu yeni dönemin açılmasındaki payını da unutmadan... (CA/EK)

BAĞIMSIZ İLETİŞİM AĞIBağımsız İletişim Ağı (BİA) IPS İletişim Vakfı'nın çalışmalarının merkezinde yer alıyor. BİA, “bağımsız medya”nın güçlendirilmesi hedefiyle, 1997'den bu yana dört temel etkinlik alanı üzerinde gerçekleştirilen bir sürekli proje. Türkiye’de ve dünyada daha çok internet haber sitemiz bianet.org dolayısıyla yaygın olarak bilinse de, BİA günlük haber üretiminin ötesinde, iletişim sürecinin bütün uğraklarını dönüştürmeyi hedefliyor.

IPS İLETİŞİM VAKFIIPS İletişim Vakfı “İletişim ve kalkınma alanındaki projeleri gerçekleştirmek ve desteklemek” amacıyla 1993'te kuruldu. Vakıf etkinliklerini, yerel ve uluslararası kaynaklardan sağladığı hibe ve bağışlarla gerçekleştirdiği projeler üzerinden sürdürüyor.

BİA KİTAPLIĞIBİA Kitaplığı, Bağımsız İletişim Ağı’nın 2001-2009 arasında sürdürdüğü eğitim çalışmalarının ürünü olan “Habercinin Elkitabı“ dizisinden 5, “Hak Haberciliği” disizinden 4 kitabı; gazeteciler için kılavuzların yanısıra mesleğe adım atmaya hazırlananlara yönelik yayınları da kapsıyor. Kitaplık, Türkçe iletişim yazınında uluslararsı standartlarda üretilmiş, kimileri kendi alanlarında ilk olan öncü telif çalışmalardan oluşuyor.

BİZE ULAŞIN