Bu Aslında Muhaliflere Karşı Bir Savaştır

11 Eylülle başlayan bir çağ bu: Savaş ve baskı serbest bırakıldı, hem de tek bir imparatorluk değil, küresel acenteler tarafından. Hedef terörizm değil; bu, muhalif olmaya cesaret etmiş insanlar üzerinde gerçek bir savaş başlatmak için bahane yalnızca...

Toronto - BİA Haber Merkezi
20 Eylül 2003, Cumartesi
Endonezya Güvenlik Bakanı Susilo Bambang Yudhoyono o gün saldırının anlamını açıklarken, Cakarta’daki Marriot Oteli hala yanıyordu. Bakan şöyle diyordu:

“İnsan haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle eleştirenler şunu anlamalıdır ki, tüm bombalamaların kurbanları her hangi bir insan hakları meselesinden daha önemlidir.”

Muhalefet temizleyici bir marka: Terörle savaş

Bir cümle içinde, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı George Bush’un sözde “terörle savaş” felsefesinin altında yatan şeyin en iyi özetini almış bulunuyoruz. Terörizm yalnızca binaları havaya uçurmaz, o politika arenasının uzağındaki başka her türlü konuyu tahrip eder. Terörizm hayaleti – gerçek ve abartılmışı – dünya çapında hükümetleri kendi insan hakları ihlallerini denetleme ve incelemeden koruyarak cezadan muaf tutan bir kalkan haline gelmiştir.

Bir çokları, “terörle savaş”ın, ABD hükümetinin Roma ya da İngiliz modeli klasik bir imparatorluk inşası için yeterince maskelenememiş bir bahanesi olduğunu iddia ettiler. Savaş içerisinde iki yıl…

Açık ki, bu bir hata: Bush çetesinin bir düzinesi şöyle dursun bir ülkeyi bile başarıyla işgal edecek dayanağı yok. Ancak Bush ve çetesini acele etmesi için iyi pazar sahipleri itip kakıyordu ve onlar nasıl süreyi kısaltacaklarını biliyorlardı. Bush’un “terörle savaş”ta ortaya koyduğu şey dünya egemenliği için bir “doktrinden” çok, gücünü genişletmeye ve muhalefeti yok etmeye çalışan her hangi bir mini imparatorluğun kolay monte edilebilir avadanlığıdır.

Terörle savaş geleneksel anlamda bir savaş asla olmadı. Tam tersine, bu fikrin kullanım hakkı pazardaki her hükümete kolaylıkla sağlanabilen çok kullanışlı muhalefet temizleyici bir tür markadır. Biz artık biliyoruz ki, “terörle savaş” terörist taktikleri kullanan iç gruplar üzerinde işliyor, örneğin Hamas ya da Kolombiya Silahlı Devrimci Güçler gibi. Ancak bu yalnızca onun en temel uygulaması. “Terörle savaş” herhangi bir özgürlük ya da muhalefet hareketi üzerinde de kullanılabilir. Aynı zamanda istenmeyen göçmenler, sinir bozucu insan hakları aktivistleri ve hatta dışarıya atılması zor araştırmacı gazeteciler üzerinde de çokça uygulanabilir.

Şaron ve Aznar

İsrail Başbakanı Ariel Şaron, Beyaz Saray’ın “bu vahşi bitkileri kökünden koparın, alt yapılarını paramparça edin” sözlerini papağan gibi tekrar ederek Bush’un acenteliğini ilk benimseyen oldu ve işgal edilmiş topraklara zeytin ağaçlarını kökünden kesmesi için buldozerleri ve sivillerin evlerini yıkıp yerle bir etmek için tankları gönderdi. Çok geçmeden de bunlara, yardım çalışanları ve gazetecilerin yanı sıra, saldırılara tanıklık etmiş insan hakları gözlemcileri eklendi.

Diğer acente ise, çok geçmeden İspanya’da Başbakan Jose Mari Aznar’ın Terörle Savaşını Bask bölgesi gerilla grubu ETA’dan, büyük bir kısmı tamamıyla barışçıl olan Bask ayrılıkçı hareketine bir bütün olarak genişletmesiyle açıldı.

Aznar, Bask özerk hükümeti ile görüşme çağrılarına karşı koydu ve New York Times gazetesinin de Haziran ayında yazdığı gibi “Batasuna ile terörist saldırılar arasında kurulmuş doğrudan bir bağlantı olmamasına rağmen”, siyasi parti Batasuna’yı yasakladı.

Aynı zamanda Bask insan hakları gruplarını, dergilerini ve yalnızca Bask diliyle yayın yapan bütün gazeteleri kapattı. Geçtiğimiz Şubat ayında, İspanyol polisi Bask Ortaokulları Derneğini teröristlerle bağı olduğu suçlamasıyla basmıştı.

Bush savaş acentesi

Bu, Bush’un savaş acentesinin gerçek mesajının şu olduğunu gösteriyor: Siyasi muhaliflerinizi yok edebilecekken onlarla niçin görüşüyorsunuz? Terörle Savaş çağında, savaş suçları ve insan hakları gibi şeyler kayda geçmeyecektir.

Yeni kuralları dikkatlice not almış olanlar arasında Gürcistan Başkanı Eduard Shevardnadze de var. Geçtiğimiz Ocak ayında, beş Çeçeni Rusya’ya (uygun olmayan bir şekilde) Terörle Mücadele adına iade ederken, şunu ifade etmişti: “Uluslar arası insan hakları taahhütlerinin terör karşıtı kampanyaya nispeten bir sınırı olabilir.”

Endonezya Devlet Başkanı Megawati Soekarnoputri da aynı notları almıştı. Kendisi iktidara Endonezya’nın kötü ün salmış ahlaksız ve acımasız ordusunu temizleyeceğine ve ülkeye barış getireceğine söz vererek gelmişti. Bunun yerine Özgür Aceh Hareketiyle görüşmeleri kesti ve Mayıs ayında petrol zengini eyalete operasyon yaparak, 1975’te Doğu Timor’un istilasından bu yana ülkenin en geniş askeri saldırısını düzenledi.

Niçin Endonezya Hükümeti, Doğu Timor’dan kendisini çıkmaya zorlayan uluslar arası öfkeden sonra bu saldırıdan paçasını cezasız kurtarabileceğini düşündü? Kolay: 11 Eylül sonrasında, Aceh ulusal özgürlük hareketine “terörist” gözüyle bakmaya başladı. Bu da artık insan haklarının uygulanmayacağı anlamına geliyor. Megawati’nin üst düzey danışmanı olan Rizal Mallarangeng bunu “11 Eylül’ün lütfu” şeklinde tanımladı.

“Terörist ağlar” ve sendikacılar

Filipinler Devlet Başkanı Gloria Arroyo da benzer biçimde kutsanmış görünüyor. Hızla güney Moro bölgesindeki İslami ayrılıkçılara karşı mücadelesini Terörle Mücadele’nin bir parçası olarak görmeye başlıyor. Arroyo, Şaron, Aznar ve Megawati gibi, barış görüşmelerini terk etti ve geçtiğimiz yıl 90 bin insanı yerinden ederek yerine acımasız bir iç savaş başlattı.

Fakat bununla da kalmadı. Geçtiğimiz Ağustos ayında, askeri akademide askerlere yaptığı konuşmada, Arroyo savaşı teröristlerin ve silahlı ayrılıkçıların ötesine “iş sağlayan fabrikaları yıldırmaya çalışanlara” kadar genişletti, yani sendikacılara açık bir şifre verdi. Filipinler serbest ticaret bölgesindeki emek grupları, sendika örgütçülerinin artan tehditlerle yüz yüze olduğunu ve grevlerin aşırı polis şiddetiyle kırıldığını bildiriyor.

Kolombiya’da hükümet, uzun zamandan beri, solcu gerillalara karşı savaşı solcularla bağı olan kişilerin, ister sendikacı, ister yerli köylü olsun, öldürülmesini gizlemek için kullanılıyor. Ancak her şey, 2002 Ağustosunda Alvaro Uribe’nin “terörle savaş” platformunda görev aldığından bu yana daha kötüye gitti. Geçtiğimiz yıl, 150 sendikacı öldürüldü. Şaron gibi, Uribe de hızla tanıkları yok etmek için harekete geçti. Gözlemcileri kovdu ve insan haklarını hafife aldı. Martta Uribe, “Terörist ağlar yok edildikten sonra insan haklarının tam uygulanmasını göreceğiz” dedi.

Savaş ve baskı serbest bırakıldı

Bazen “terörle savaş”, savaş başlatmak için değil, ancak devam etmesi için bir bahane oluyor. Meksika Devlet Başkanı Vincente Fox, 2000’de Zapatista çatışmasını “15 dakikada” çözeceği ve ordu ve polis tarafından yapılan dal budak sarmış insan hakları ihlallerini de çözmeye çalışacağı sözüyle iktidara geldi.

Şimdi, 11 Eylül sonrasında, Fox her iki projesini de terk etmiş durumda. Hükümet Zapatista ile barış sürecini yeniden başlatmak için hiçbir hamle yapmadı ve geçen ay Fox insan hakları müsteşarlığı ofisini kapattı.

Bu 11 Eylül’le başlayan bir çağ oldu: Savaş ve baskı serbest bırakıldı, hem de yalnızca tek bir imparatorluk tarafından değil, küresel acenteler tarafından. Endonezya’da, İsrail’de, İspanya’da, Kolombiya’da, Filipinlerde ve Çin’de hükümetler Bush’un “törle savaş”ını aldılar ve muhalefetlerini yok etmek ve iktidarlarını güvence altına almak için kullanıyorlar.

Geçtiğimiz ay, başka bir savaş vardı haberlerde. Arjantin’de, Senato 1976-1983 diktatörlüğünün sadist suçlulara dokunulmazlık bahşeden iki yasayı kaldırmayı onayladı. Aynı zamanda, generaller, bu kampanyayı, solcu grupların iktidarı ele geçirme bahanesiyle bir sürü kişiyi kaçırmalarından ve şiddetli saldırılardan bahsederek, “terörle savaşı” yok etme kampanyası olarak adlandırdılar.

Ancak “kaybedilen” 30 bin insanın büyük bir çoğunluğu terörist değildi; sendika liderleri, sanatçılar, öğretmenler ve psikiyatrisiler idi. Bütün terörle savaşlarda olduğu gibi, hedef terörizm değildi; bu, muhalif olmaya cesaret etmiş insanlar üzerinde gerçek bir savaş başlatmak için bir bahaneydi. (BÇ/BB)

*Kanadalı gazeteci-yazar Naomi Klein’in yazısını Melbourne'de günlük yayın yapan "The Age" gazetesinden Bahadır Çetinay çevirdi. Vurgular ve arabaşlıklar bianet’e aittir.

BAĞIMSIZ İLETİŞİM AĞIBağımsız İletişim Ağı (BİA) IPS İletişim Vakfı'nın çalışmalarının merkezinde yer alıyor. BİA, “bağımsız medya”nın güçlendirilmesi hedefiyle, 1997'den bu yana dört temel etkinlik alanı üzerinde gerçekleştirilen bir sürekli proje. Türkiye’de ve dünyada daha çok internet haber sitemiz bianet.org dolayısıyla yaygın olarak bilinse de, BİA günlük haber üretiminin ötesinde, iletişim sürecinin bütün uğraklarını dönüştürmeyi hedefliyor.

IPS İLETİŞİM VAKFIIPS İletişim Vakfı “İletişim ve kalkınma alanındaki projeleri gerçekleştirmek ve desteklemek” amacıyla 1993'te kuruldu. Vakıf etkinliklerini, yerel ve uluslararası kaynaklardan sağladığı hibe ve bağışlarla gerçekleştirdiği projeler üzerinden sürdürüyor.

BİA KİTAPLIĞIBİA Kitaplığı, Bağımsız İletişim Ağı’nın 2001-2009 arasında sürdürdüğü eğitim çalışmalarının ürünü olan “Habercinin Elkitabı“ dizisinden 5, “Hak Haberciliği” disizinden 4 kitabı; gazeteciler için kılavuzların yanısıra mesleğe adım atmaya hazırlananlara yönelik yayınları da kapsıyor. Kitaplık, Türkçe iletişim yazınında uluslararsı standartlarda üretilmiş, kimileri kendi alanlarında ilk olan öncü telif çalışmalardan oluşuyor.

BİZE ULAŞIN