ABD Başkanı Kennedy Batı Berlin'de "Ich bin ein Berliner" demişti. Bu sözleri ezilene, "öteki" konumunda yaşamaya mahkum edilenlere empati anlamına geliyordu. Baijens de başörtüsü takarak "Ben bir Müslüman kadınım" demiş oldu. Başörtüsü kullanmamakla birlikte Baijens'in empatisini paylaşıyor, eylemini destekliyorum.
"Başörtülüler giremez," yazıyordu kanal kıyısındaki kahvenin kapısının üzerine asılmış kızgın yazıda. Yazı büyük harflerle, Hollandaca yazılmış, kapı pervazının üzerine, epey uzaktan görülebilecek şekilde yerleştirilmişti. Kahve dışında bu blokta yer alan hemen her dairenin camında kırmızı ışıklar yanıyordu.
Tarafsız bir ilk bakışta hemen şöyle bir düşünce geçiyor insanın kafasından; buraya gelen bir başörtülüler ortalığı yakıp yıkmış olmalı. Oysa kahve-barın yan komşularına bakınca bir tek başörtülü kadının bile bu kahveye girme olasılığının azlığı açıkça görülüyor.
Durum böyle olduğu halde neden asılı kapının üzerindeki yazı? Bağırılıp çağırılarak dile getirilmedikçe sahibini kemirmeye devam edeceği için vücut dışına atılan her saldırgan düşünce gibi bir nefret ifadesi elbette.
Hiçbir zaman gerçekleşmeyeceği sağduyu sahibi herkesin malumu bir duruma karşı, sağduyulu olmayanın tükürüklü bir küfür yerine koyduğu yazı o. Bir öfke nesnesi.
Geert Wilders'in başörtüsü takan Müslüman kadınlara vergi uygulanması yolundaki sözlerinden çok önce yazılmış hem de. Belli ki o da, hedef kitlesinden emin oluncaya kadar benzeri verileri toplaya toplaya nihayet bu nefret edebiyatının çıkış adresi haline geldi.
Hollanda'daki popülist ve sağcı parti PVV'nin lideri Wilders'ın 2009 Eylül ayında başörtüsü takan Müslüman kadınlardan yılda bin Euro vergi alınarak böylece nihayet Müslümanlardan biraz para kazanılması yolundaki önerisi diğer siyasi partiler ya da kuruluşlar tarafından ciddiye alınmamıştı.
Ancak Wilders marjinal çıkışlarına eklediği bu inciyle siyasetteki yerini sağlamlaştırmış oldu.
Daha sonra, göçmenlerin Hollanda'ya parasal maliyetinin rakamlara dökülmesi için yaptırdığı araştırma ile oluşturulması için büyük gayret gösterdiği olumsuz göçmen imajına büyük bir katkıda bulundu.
Bu rakamlara nasıl ulaşıldığı konusu hayli tartışmalı, ne ki artık başı sıkışanın durduk yerde diline dolayabileceği bir konu, göçmenlere atabileceği bir çamur topu ortaya koymuş oldu.
Bundan böyle Wilders, ciddiye alınabilecek hiçbir siyasi birikimi, ağırlığı ve çapı olmadığı halde, her hafta ürettiği nefret polemiği ile normalde son derece sıkıcı olan Hollanda siyasi gündeminin orta yerine oturarak dikkatleri üzerine toplamaya devam etti.
Sonuçta, yıllarca bir hoşgörü toplumu olduğu söylemi süre giden bu Kuzey Avrupa ülkesinde geçtiğimiz Mart ayında yapılan seçimlerde üçüncü parti konumuna yükselmekle kalmayıp aylar süren pazarlıklar sonucu kurulan sağ koalisyonun dışarıdan kilit noktası haline geldi.
Şu günlerde ise İsrail, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) gibi çekirdek söylemlerini İslamiyet' i aşağılama ve düşmanlık üzerine kurmuş aşırı sağcıları barındıran ülkeleri dolaşıp duruyor.
Başörtüsü hem tanımlayıcı bir nesne olarak hem de simgesel özelliği nedeniyle göçmenler meselesinin tam orta yerinde durmaya devam ediyor Hollanda'da.
Türkiye'de ise daha önce kendilerini laik, Kemalist veya ülkücü gibi farklı siyasi aidiyet kimlikleri ile sunmakla beraber gerçek anlamda siyasi yelpazenin tamamen sağına düşen kitlelerin dinci politikalara karşı çıkış noktalarıydı.
Sadece onlar değil, üniversitelerde yasaklanmasından sonra İslami kesim de başörtüsünü insan hakları çerçevesinde ele alarak, ama gerçekte siyasi biri silah olarak kullandı.
Demek ki hem sağdan hem soldan politikacıların diledikleri gibi kullanabildikleri bir tür kredi kartı başörtüsü.
Hem kadın özgürlüğünü simgeleyebiliyor, hem kadın haklarının geri bırakılmışlığını. Hem bir siyasi nefret imgesi olabiliyor, hem de birleştirici, kalabalıkları etrafında toplayabilen bir tür bayrak. Kendi başına küçük bir bez parçası, ama saçları örtmek üzere başa takıldığında bir kimlik kartı, bu kulübe üye olmayanlara karşı çizilen bir sınır, kapanan bir kapı.
Ama sonuçta bu seçim ne enerjisini Hollanda'nin neo-Fortuijn'ı olmaya adamış Wilders, ne de küçük kızlarını sözüm ona İslami okullarda oğlan çocuklarının arkasında oturmaya mecbur eden babalarına bırakılmalı. Bu konunun nihai karar mercii, o örtünün takıldığı baş sonuç olarak.
Amsterdam, Hollanda'nın geri kalan bölgelerinden farklı bir demografik yapıya sahip; belli ki biraz abartılarak burada oturanların yüzde 70'e varan oranlarda yabancı asıllılardan oluştuğu tahmin ediliyor.
Yabancı asıllıların büyük bir bölümünü oluşturan Faslılar ile Türklerin en azından bir kısmının geldikleri ülkelerdeki geleneksel giyim tarzını terk etmemiş olmaları nedeniyle Müslüman nüfus sokakta, alışverişte fark ediliyor.
Bu göze batmanın bir nedeni Müslümanların toplumun çeşitli kademelerine homojen bir sekilde dağılmamış olmaları.
Türk İş ve İşçi Bulma Kurumu ile Çalışma Bakanlığı'nın Hollanda ile düzenli işçi gönderimi konusunda imzaladıkları anlaşma 1964'e dayanıyor. Aradan bu kadar zaman geçtikten sonra, bir kaç Türk ve Faslı asıllı Hollandalı politikada yer alıp Nebahat Albayrak örneğinde olduğu gibi bakanlığa kadar yükselmiş olabilir.
Ama bu durum Müslümanların çoğunlukla Hollanda toplumunun alt kademelerini oluşturdukları, giyim,eğlenme, yemek, tüketim, kısacası yaşam tarzlarında belirgin bir farklılık olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Bir diş polikliniğinde dişçi değil, telefonlara bakan adam, prizleri tamir eden işçi, büronun temizliğini yapan görevli, taksi şoförü Müslüman insan.
Bu ülkede doğup pasaportunu taşıdığı, dilini konuşup okullarından mezun olduğu halde hala yabancı kalma, resmi tanımlamalarda ayrı bir sınıflandırmaya tabi tutulma, açıkçası alnında bir yabancı asıllı damgasıyla doğup bundan kurtulamama, böyle garip bir iki arada bir derede kalarak yaşama üzerine sayfalar dolusu yazı, ciltlerle roman yazılıp sosyolojik araştırma yapılabilir, ama asıl sorun giderilemiyor, gitmiyor bir türlü.
Müslümanların, çoğunluğun Hıristiyan ya da ateist olduğu bir toplumda din spektrumunun karşı yanında yer almaları bu ayrılığı derinleştiriyor ister istemez.
Batı kültürü günümüzdeki modernitenin temellerini oluşturan aydınlanma sürecinin İslam uygarlığından aldığı mirası da içinde barındırdığını itiraf ve kabul etmedikçe Müslümanların da bu dünyanın içinde kendilerini özdeşleştirebilecekleri bir yol, bir iz bulmaları mümkün değil.
Bu nedenle her anlamda batılılaşmak bir bakıma kendi geçmişini, tarihini mirasını ve kimliğinin dayandığı evin temellerini söküp atmak, yabancılaşmak anlamına da geliyor Müslümanlar için. Avrupalılaşmak, öteki bildiği ile aynı kimliğe bürünmekle koşut düzeye geliyor.
Bu nedenle de benzeri süreci Türkiye'de yaşamış olan Türklerle ülkelerinde bu süreci yaşamamış Faslılar farklılık gösteriyorlar. Genç Türkler ve Faslılara baktığımızda bu ayrılığın izlerini sürmemiz mümkün.
Hollanda'da doğan ya da büyüyen Türkler daha uyumlu bir görüntü sergilerken, Faslı oğlan çocukları geleneksel maço erkek kodları arasında sıkışıp kalabiliyor, genç kızlar da dar blucinlerinin üzerinde, bol makyajlı yüzleri ve siyah başörtüleriyle ne yardan ne serden geçebildiklerini ifade etmiş oluyorlar.
Bir toplum ve onun doğrultusundaki kolektif bilinç tıpkı kendisini oluşturan insanlar gibi sürekli bir devinim, değişim ve dönüşüm içindedir. Bu hareketliliğe ister evrilme deyin ister gelişme, oluşan sentez önceki yaşamlardan farklılık gösterecektir doğal olarak.
Hollanda'nın artık bu ülkeye göçmenler gelmemiş gibi yapma lüksü yok. Aydınlanma mirasçıları olduklarını iddia edenler İslami kültür mirasını görmezden gelmeyi sürdürdükçe post modernizmin sürdürülebilir yaşam anlayışına da ters düşmüş, bu defa da kendileri geri kalmış oluyorlar. Batı uygarlığı kendi Narsizminin Nazizm'e uzanma eğilimini görmezden geldikçe Pim Fortuijn'lar Wim Wilders'ler üretip duruyor.
Batı dünyasında felsefenin en çok eleştirilen filozofu Jacques Derrida'nin Cezayir'de doğup büyümüş, Yahudi olması nedeniyle hem doğduğu ülkede hem de sonradan göç edeceği Fransa'da hep "öteki" kültürün şahidi olagelmesi elbette tesadüf değil.
Aydınlanma felsefesinin yalnızca Avrupalılığın sonucu olduğu fikrine sarılmış olanlar Derrida'nın anlaşılamaz olduğunu öne sürerek Batı felsefesinde yeri olmayacağını öne sürdüler.
Oysa New York'a yapılan 11 Eylül saldırısını kınayan Derrida, ABD'nin bu saldırıyı kullanarak Irak'a saldırmasına karsı çıkmıştı. Hollandalı aydınlar henüz bu saldırıya arka çıkma kararı ile bile tam olarak yüzleşebilmiş değiller.
Hollanda'da yayınlanan Pandora'nın yaz aylarındaki bir sayısında, Eindhoven kentinde Pleincollege Sint-Joris okulunda Hollandaca dersi veren Jos Baijens'in yerel seçimlerin arifesinde Wilders'in başörtüsüne getirmek istediği yasağı protesto etmek için başörtüsü taktığı haberi ye ralıyordu.
Baijens, "Wilder'in popülist politikalarının ve ülkede yaşayan Müslümanlara yönelik yasakçı zihniyetinin doğuracağı tehlikelere dikkat çekmek ve ülkede daha fazla tolerans sağlamak amacıyla bu protestoya karar vermiş.
ABD Başkanı John F. Kennedy, 26 Haziran 1963'te Batı Berlin'de yaptığı konuşmada "Ich bin ein Berliner" demişti.
Berlin'in Sovyet işgali altındaki doğu kesiminden dört müttefikin işgali altındaki batı kesimine geçmeyi engellemek amacı ile komünist yönetim tarafından inşa edilen duvarın yasakçı zihniyetine karşı çıkan Kennedy'nin bu sözleri o günden buyana siyasette ezilene, "öteki" ya da yabancı konumuna konulan ya da Hollanda'da bizlere yapıldığı gibi bu konumda yaşamaya mahkum edilenlere empati anlamına geliyor.
Bu empatiyi yaşayan ve Hollanda'nın Eindhoven kentinde Pleincollege Sint-Joris okulunda Hollandaca dersi veren Jos Baijens de yerel seçimlerin arifesinde başına siyah bir başörtüsü takarak "Ben bir Müslüman kadınım" demiş oldu.
Başörtüsü kullanmamakla birlikte, başörtüsü takmaya karşı çıkan yasakçı zihniyete şimdiden karşı durmanın önemini kavrayarak, Baijens'in empatisini paylaşıyor, eylemini destekliyorum. (BB)

BAĞIMSIZ İLETİŞİM AĞIBağımsız İletişim Ağı (BİA) IPS İletişim Vakfı'nın çalışmalarının merkezinde yer alıyor. BİA, “bağımsız medya”nın güçlendirilmesi hedefiyle, 1997'den bu yana dört temel etkinlik alanı üzerinde gerçekleştirilen bir sürekli proje. Türkiye’de ve dünyada daha çok internet haber sitemiz bianet.org dolayısıyla yaygın olarak bilinse de, BİA günlük haber üretiminin ötesinde, iletişim sürecinin bütün uğraklarını dönüştürmeyi hedefliyor.

IPS İLETİŞİM VAKFIIPS İletişim Vakfı “İletişim ve kalkınma alanındaki projeleri gerçekleştirmek ve desteklemek” amacıyla 1993'te kuruldu. Vakıf etkinliklerini, yerel ve uluslararası kaynaklardan sağladığı hibe ve bağışlarla gerçekleştirdiği projeler üzerinden sürdürüyor.

BİA KİTAPLIĞIBİA Kitaplığı, Bağımsız İletişim Ağı’nın 2001-2009 arasında sürdürdüğü eğitim çalışmalarının ürünü olan “Habercinin Elkitabı“ dizisinden 5, “Hak Haberciliği” disizinden 4 kitabı; gazeteciler için kılavuzların yanısıra mesleğe adım atmaya hazırlananlara yönelik yayınları da kapsıyor. Kitaplık, Türkçe iletişim yazınında uluslararsı standartlarda üretilmiş, kimileri kendi alanlarında ilk olan öncü telif çalışmalardan oluşuyor.
BİZE ULAŞIN