Avrupa'da Bir Hayalet Dolaşıyor!

Bugünün Avrupa'sına baktığımızda, büyük grevler, kitlesel protesto gösterilen ve sokağa yansıyan öfke bize Avrupa üzerinde yine bir çeşit hayaletin turladığını hatırlatıyor.

İstanbul - BİA Haber Merkezi
10 Eylül 2011, Cumartesi

Şu sıralarda dolaşan hayaletin adı isyan mıdır, öfke midir, komünizm midir, demokrasi midir ya da egemen ideolojinin modifiye, yeni bir versiyonu mudur, bunu kestirmek şimdilik zor gibi. Ama "hayaletin" ne menem bir şey olduğunun cevabını, Avrupa'nın şu sıralar en hareketli yerleri olan İspanya, Yunanistan ve Fransa özelinden arayalım dedik.

1848'in Avrupa'sında yayınlanan Komünist Manifesto, dönemin tarihsel özelliklerini de içererek, bu sözcüklerle başlıyordu. 19. yüzyıl Avrupa'sının siyasal atmosferi devrimler ve karşı devrimlerle şekillenirken, üretim ilişkilerinin değişmesi ve bununla iç içe ilerleyen modernizm süreci de, dünyanın yeni siyasal paradigmasının temellerini belirliyordu.

19. yüzyıl Avrupa'sından bugüne değin, Eric Hobsbawm'ın deyimiyle, kısa bir yüzyıl geçti. Hobsbawm'ın 1914-1991 arası olarak tanımladığı Kısa 20. Yüzyıl, yaşanan büyük savaşlar, ekonomik krizler ve toplumsal hareketlerle birlikte, önemli tarihsel kırılmaları da beraberinde getirdi.

Birinci Dünya Savaşı, Büyük Buhran, İkinci Dünya Savaşı, Soğuk Savaş ve '68 hareketleri bu bağlamda 20. yüzyılın temel kırılma noktaları olarak sıralanabilir.

Yaşanan bu tarihsel kırılmaların ardından ise nihayetinde, birçok krize de içkin bir biçimde kurulan yeni bir dünya düzeninden (1) bahsediliyordu. Soğuk savaş sonrası dünyanın siyasal paradigmasının temelinde neoliberal politikalar yer alıyordu.

Kısa 20. yüzyılın ardından kurulan, fakat iç çelişkilerinden ötürü de her daim yeniden ve yeniden kurulması gereken meta-ideolojinin egemenlik biçimi, kendisini nasıl 19. yüzyıl sonunda kapitalist modernitenin ihtiyaçlarına uygun bir biçimde ulus-devlet paradigmasında somutlamışsa; soğuk savaşın sona ermesiyle beraber kurulan yeni dünya düzeninde, (ekonomik alanda terk edilen Keynesyen ekonominin ve küreselleşmenin de etkisiyle) kendini neoliberal politikalar ve daha liberal ve "özgürlükçü"(2) bir devlette (fakat yine ulus-devlet paradigması içerisinde (3)) somutluyordu.

Kapitalist modernitenin ulus devlet mekanizmalarıyla, yerelden kopuk bir biçimde örgütlediği 1980 sonrası egemenlik anlayışı, yerelle olduğu kadar kürselleşmeyle arasındaki gerilimi de içererek (ve diğer iç çelişkileriyle birlikte) neoliberal politikalar çerçevesinde gittikçe vahşileşti.

Neoliberal politikalara ilk kitlesel ve büyük tepkiler 80'li yıllarda, Thatcher dönemini İngiltere'sinde ve dünyanın daha başka bir çok ileri kapitalist ülkesinde başladı. 1980 sonrası dünya geneline hâkim siyasal konjonktürü, egemen sınıfın temel insan haklarına yönelik topyekun bir ticarileştirme dönemi olarak da özetleyebiliriz.

2011'den geçmişe bakmanın avantajıyla şunu da söyleyebiliriz ki, en temel hakları ticarileştirmeye "çabalayanlar", çabalarında büyük ölçüde başarılı da olmuşlardır.

Bu "başarının" bir diğer ayağını, '80 sonrası serbest piyasa koşullarına ek olarak finans sektörü içeriyordu. Bu minvalde, '80 sonrasının ekonomi politikaları önemli ölçekte finans sektörü üzerinden şekillendi. Teknolojinin de gelişmesiyle birlikte iyice önem kazanan finans sektörü, günümüze değin bir çok resesyon ve ulusal ölçekte bunalımlar yaşasa da, kapitalist sistemin en önemli aktörlerinden biri -neredeyse her şeyi yapabilen yaramaz canavarı- olarak günümüze kadar varlığını muhafaza etti.

Finans sektörüyle, neoliberal politikalarıyla, bunların bekçisi devlet kurumları ve aygıtlarıyla ve bizatihi devletin kendisiyle egemen ideoloji, her ne kadar başarılı olmuştur desek de yaşanan '80 sonrası dönem, toplumsal muhalefet açısından da çetin bir süreci içeriyor.

Bunlardan en öne çıkanı, Dünya Ticaret Örgütü'nün Milenyum Zirvesi'ne karşı organize edilen, neoliberal politikalara ve küreselleşmeye karşı Seattle'da ve dünyanın daha birçok yerinde örgütlenen eylemliliklerdir.

Yine vahşi kapitalizmin yıkıp geçtiği doğa karşısında ekolojik hareketler de bu dönemde öne çıkmaya başlamıştır. Fakat bunlardan hiçbiri genel olarak sistem açısından ciddi bir tehdit oluştur(a)mamış, '80 sonrası toplumsal hareketler, -ulusal ölçekli istisnalar dışında- egemen ideolojiye ciddi ve büyük bir geriletme yaşat(a)mamıştır.

Biz yine finans sektörüne ve bugünlere geri dönelim. Bahsettiğimiz toplumsal düzen -ya da düzensizlik (4)- içerisinde kapitalizmin yaramaz canavarı finans sektörü, 2009'a kadar şişti, şişti ve şişti. 2009'da ise Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD)  "mortgage" kriziyle birlikte patladı. Kriz o kadar ciddi bir boyutta zincirleme reaksiyon olarak çıktı ki, tüm dünyayı sarstı.

Krizin sebepleri ve analizi çok daha ayrıntılı bir yazının konusu. Fakat, krize dair çoğu iktisatçının ortaklaştığı belki de tek görüş bu krizin '29 Büyük Buhranı sonrası yaşanan en büyük ekonomik kriz olduğu yönünde.

En basit haliyle devletlerin neoliberal paradigma çerçevesinde finans sektörüne ve bir bütün olarak ekonomiye karışmamasının sonucu olarak, krizin bu kadar derin yaşandığını söylersek de pek yanılmayız. Bu noktada "krizin bu kadar derin yaşandığı" cümlesini açmakta yarar var.

Derinlik dediğimiz mefhum pek tabii fena halde ezilenler nezdinde oldu diyebiliriz. Yani fatura sermayedarlardan çok yine ve her zaman olduğu gibi halka çıktı. Dolayısıyla yine dört bir tarafı bir öfke dalgası sardı. Bu sefer farklı olan bir şeyler var mı? Bunu hep beraber göreceğiz. Fakat, yeni toplumsal muhalefet dalgasına dair gözlemleyebildiğimiz çok net bir durum var.

0 da, bu sefer insanların, dünyanın dört bir yanında tüm bu neoliberalizm çılgınlığına, doğa tahribatına ve insanca yaşayamama durumuna karşı kendilerini öfkeliler/ memnuniyetsizler/bıkkınlar gibi isimlerle öz- örgütlerini oluşturarak örgütlüyor olmaları. Tabandan gelen bir isyan ve öfke dalgasının olduğu ve hareketin kendisinin bunun örgütleyicisi olduğu özellikle Yunanistan özelinde çok daha belirgin ve anlamlı.

Değinilmesi gerekilen bir diğer önemli nokta ise, tüm bu sürecin bu sefer çok fena halde toplumsal/tarihsel bir tabana da dayanıyor olduğu.

Avrupa'da yaşanan bu öfke dalgasına ek olarak yaşanan bir diğer süreçse, sistem açısından yeni bir kırılma ya da yenilenme olsun ya da olmasın, yaşanan Arap Baharı süreci. Bu Avrupa dışında yaşanan devrimler ve toplumsal değişim, Avrupa'daki öfkeli/memnuniyetsiz/bıkkın topluluklara, Avrupa'nın Avrupa Merkezci düşünce geleneğine rağmen bir açıdan da ilham oluyor desek, sanırım çok da abartmış sayılmayız.

Bu bağlam içerisinde, bugünün Avrupa'sına baktığımızda, büyük grevler, kitlesel protesto gösterileri ve sokağa yansıyan öfke, bize yine Avrupa üzerinde bir çeşit hayaletin turladığını hatırlatıyor. Bu hayaletin ne menem bir şey olduğunun cevabını, Avrupa'nın şu sıralar en hareketli yerleri olan İspanya, Yunanistan ve Fransa özelinden arayalım dedik. Avrupa'nın öfkeli, memnuniyetsiz ve bıkkın üç ülkesine yakından göz atalım.

İspanya

Avrupa'da küresel finansal krizden en çok etkilenen ülkelerin başında İspanya geliyor. İşsizlik, krizin en önemli sonucu olarak kendisini gösterirken, hükümetteki Sosyalist Parti, aldığı ekonomik tedbirlerden ötürü protestoların ilk hedefi, fakat tek adres de değil.

Hükümete getirilen eleştirilerin temel eksenini şu an hükümette olan Sosyalist Parti'nin, kapitalist sistemin herhangi bir kurumundan farklı davranmaması oluşturuyor. Zapatero hükümetinin yaptıklarına kısa örnekler vermek gerekirse; kriz sonrası kamu harcamalarındaki kısıntı, hükümet açısından radikal bir ekonomik karar gibi duruyor.

Yine ekonomi politikaları bağlamında, kamu çalışanlarının ücretlerindeki yüzde 5'lik kısıntı dikkat çekici bir başka unsur. Eğitim ve sağlık sistemlerindeki bozulmalara ek olarak, politikacıların karıştığı skandallar da hükümete karşı eleştirileri ve duyulan öfkeyi perçinliyor.

İspanya'daki en temel problem işsizlik. Ülkede işsizlik son dört yıl içerisinde iki katından fazla artarken, ülke genelinde işsizlik oranı yüzde 21'e ulaşmış. Aynı oran genç iş gücünde yüzde yüzde 40'ları geçiyor.

Bu atmosfer içerisinde yerel seçimlere giden Zapatero hükümeti, yerel seçim sürecinde de protestoların önüne geçemedi. Yerel seçim günü geldiğinde, sokağa çıkma yasağı olmasına rağmen işsizliğin ve dolayısıyla da protestoların ana kitlesini oluşturan öğrenciler ve gençler, meydanları ve üniversiteleri işgale devam ettiler.

Yerel seçimlerin ardından, yaşanan siyasal atmosfer içerisinde, çok ciddi bir oy kaybına uğrayan Sosyalist Parti, Lutte Ouvriere'ın açıklamasına göre, "hükümetteyken yürüttüğü işçi aleyhtarı politikasının bedelini ödüyor."(5) Yine Hélène Grillet'e göre, İspanya'da kendilerini memnuniyetsizler olarak adlandıran15-M hareketi (15 Mayıs hareketi), İspanya'ya mevcut düzen içerisindeki sağ ve sol partilerden bağımsız yeni bir politik ses getirdi.

Protestoların ana damarı olan gençler, mevcut siyasal partileri reddettiklerini meydanlardan işgallerle bildirdiler. Çok geniş bir kitlesellik gösteren gençlerin sloganlarını: "Öfkelen" "İş yok, ev yok, emeklilik yok, korku yok" ve "Gerçek demokrasi, hemen şimdi!", gibi cümleler oluşturuyordu.

Gençlerin, memnuniyetsizlerin ve öfkelilerin İspanya'da ne tür değişiklikleri başarabileceklerini kestirmek güç. Fakat şu an emin olduğumuz tek şey, gençlerin meydanlarda kurdukları meclislerle, forumlarla ve işgal alanlarıyla, Avrupa'da yeni ve başka bir toplumsal muhalefetin fitilini İspanya'da ateşlemeye devam ediyor oldukları.

Yunanistan

Atina'da, 16 yaşındaki Alexandros Grigoropoulos'un polis tarafından katledilmesinden bu yana, olayların memleketi durumundaki Yunanistan'da sular uzun süredir durulmuyor.

Neoliberal politikalardan yılmış kitlelerin öfkesine ek olarak ekonomik krizin de halkı derinden etkilemesi, ekonomik ve politik sıkıntılarla feci halde sıkışmış durumda olan hükümet açısından kâbusun ifadesi. Avrupa Birliği'ne (AB) üyelik kapsamında ulusal parasını da kullanımdan kaldıran Yunanistan, şu sıralar küresel kapitalist sistemin Avrupa'da en çok zarar gören ülkesi durumunda.

Yunanistan'da ekonomi o kadar berbat bir halde ve sistem o kadar aciz bir durumda ki, hükümet uygulayacağı ekonomik önlemler konusunda tam bir kararsızlık ve bilememezlik hali içinde. Bir ara Yunan adalarının dahi satılığa çıkarılması gündemdeyken, -dışişleri bakanı bunu reddetse de- Yunanistan, AB'den sürekli istenen ekonomik yardım talepleriyle, tüm AB açısından da ciddi bir gerilimin örgütleyicisi durumunda.

Zaten finansal krizin ve yerel hareketlerin, yukarıdan ve aşağıdan sıkıştırdığı AB ülkeleri, Yunanistan özelinde derinleşen krizle daha da zor durumda. Girişimciler açısından baktığımızda durum daha da vahim halde.

Vahâmetin en çarpıcı örneklerinden biri, ekonomiyi canlandırmak adına ülkenin popüler mankenlerine porno film teklifleri sunulduğu yönündeki haberler. Yasalardaki bir "açıktan" yararlanılarak bu filmler gazete ve dergi bayilerinde piyasaya sürülüyor. Son kitlesel gösteriler ve grevlerin ardından ise, ülkede bazı insanların para kullanmak yerine eşya takası yaptığı da gazete haberlerine düşen son gelişmeler arasında.

En son 15 Haziran'daki genel grev yine tüm Yunanistan'da hayatı kilitledi. Protestoların başından beri kilit rol oynayan öfkeliler hareketi, Yunanistan direnişinin temel dinamosu. Neoliberal politikalara karşı krizin faturasını ödemek istemeyen kimi bağımsız, kimi de öfkeliler hareketi içerisindeki anarşistler ise, sloganlarında uzun zamandır aynı şeyi vurguluyor: "Sizin kriziniz biziz."

İşçi hareketlerinin ve sendikaların da yaşanan son süreçte öfkeliler hareketiyle yakınlaşması ve bir ölçekte sağlanan koordineli hareket etme durumu, Papandreu hükümeti açısından ciddi bir tehdit oluşturuyor.

Ülkenin dört bir tarafındaki meydanlar birer kampa dönüşmüş. Gösterilerde kullanılan birçok materyal bu kamplardaki kolektif yaşamdan sağlanıyor. Gösteriler sırasında polisin şiddetli müdahalesi sonucu atılan gaz bombalarından kamplarda ufak sergicikler bile yapılmış.

15 Haziran'da meclisin kitlelerce kuşatılması ve polis şiddetine rağmen dağılmaması, hükümete geri adım attırdı ve bazı ekonomi politikalarının geri çekileceği hükümet tarafından duyuruldu.

Yunanistan toplumsal muhalefeti açısından bu gelişmeler her ne kadar bir kazanım olarak görülse de, kimsenin bununla yetinmeyeceğini tahmin etmek zor değil.

Gelecekte Yunanistan'ın yaşayacağı süreç, dünyadaki birçok dengeyi yerinden oynatabilecek düzeyde önemli görünüyor. Fakat bunun nereye gideceğini elbette hareketin kendisi belirleyecek.

Fransa

Yazının başında bahsettiğimiz modernizm ve ulus-devlet gibi kavramların, devrimlerin ve karşı-devrimlerin tarihselliğini memleketi, şu sıralar diğer iki ülke kadar zor durumda olmasa da epey zor durumda. Zor durumun tarihsel kökenine hızlıca değinmekte fayda var.

Bundan altı yıl önce, Fransa banliyölerinde kitlesel protesto gösterileri patlak vermişti ve bu protesto gösterilerinde binlerce arabanın yanı sıra devlet kurumları da ateşe verilmişti.

Şehirleri ateşe verenler, şehrin ötekileriydi; "siyah tenlilerdi." Banliyölerde yaşayan, ve dekolonizasyon sürecinden sonra Fransa'da hep ikinci sınıf olarak görülmüş sistemin ötekileri, Fransa'nın ulus-devlet anlayışı içerisinde hep ezilen sınıfı oluşturdu, hep dışarıya itildi. Şehrin de dışına.. Banliyölere.

2005'te bu itilmişlik ve ötekilik hali kendini sokakta ve öfkede somutlaştırdı. Fransa'da bir gecede binlerce araba yandı. Yanan devlet kurumlarından daha önce bahsetmiştik. Fakat, banliyölerdeki gençlerin araba yakmaktaki tercihlerinin nedeni neydi?

Ragıp Duran bianet'te yayımlanan bir yazısında şöyle diyordu: "Roland Barthes'ın 'Mythologies' ve Georges Perec'in 'Şeyler' başlıklı kitapları, bu soruya yanıt arar.

Otomobil, Fransızların, bilhassa küçük ve orta burjuva Fransız erkeklerin hayatındaki belki de en önemli varlıktır. Gerekirse borç, taksit on yıl eşek gibi çalışıp bir araba sahibi olmak, sonra da bu arabaya kimi zaman çocuğundan daha fazla ihtimam göstermek, tipik bir Fransız burjuva tutumudur.

Bu ülkede beş tane haftalık otomobil dergisi yayınlanır, radyo ve televizyondaki 10 reklamdan en az dördü araba reklamıdır."(6) Başka bir deyişle, 2005'te Fransız sokaklarında yananın Fransız burjuva-ulus devlet anlayışının kendisi olduğunu söyleyebiliriz. Yazının en başında ulus- devlet paradigmasının yukarıdan küreselleşmeyle, tabandan ise yerel hareketlerle sıkıştığını belirtmiştik.

Dekolonizasyondan bugüne değin siyasal tarihinde bu gerilimleri biriktiren Fransa, bugün de tarihsel geleneğine zıt davranmıyor. Göçmen haklarının gasp edilmesi, on binlerce göçmenin sınırdışı edilmesi; polis şiddetinin Afrikalılar üzerinde yoğunlaşması ve gündelik hayattaki tüm ayrımcılıkların "esmer tenli" insanlar özelinde yaşanması aslında bilinçli devlet politikalarına da işaret ediyor.

Bu politikaların hükümet açısından "meşru" temeli ise ekonomik zorunluluklar olarak anlatılıyor. Kriz sonrası süreçte, ekonomik önlemler kapsamında hükümetin gündeme getirdiği en önemli mevzu ise emeklilik yaşının uzatılmasıydı.

70 milyon Avroluk bir tasarruf elde edilmesi planlanan bu reform, krizden çıkma bağlamında hükümet açısından kilit öneme sahipti. Bu yasaya karşı genel greve giden Fransa, müthiş bir toplumsal tepki gösterdi.

Yasa meclisten geçse de, Fransa'nın isyan geleneğine önemli bir not daha düşüldü.

Bugün açısından baktığımızda, krizin etkisi göçmen politikaları, banliyöler ve neoliberal politikalarla beraber daha da derinleşebilir. Yaşadığımız ekonomik ve toplumsal koşullar içerisinde küçük bir ihtimal dâhilinde olabilir ama kim bilir, belki de Fransa'dan yükselecek yeni bir isyan her şeyi halleder.(EK/IC/YY)

(1) Burada ifade edilmek istenen, Immanuel Wallerstein'in kuramsal çerçevesini çizdiği World Systems Analysis/Theory'dir.

(2) Burada bahsi geçen "özgürlük" kavramı, emeğin sermayeyle toplumsallaşabilmesinin özgürlüğü, bir başka deyişle, sermayenin özgürlüğüdür.

(3) AB gibi birlikteliklere rağmen.

(4) Yazının başından beri bahsi geçen "düzen" kelimesinin aslında düzensizliğe dair referansları içerdiğini belirtelim.

(5) İspanya: Emekçilerin reddi - Hélène Grillet, Fransızca orijinalinden sendika.org için çeviren Ezel Ünal,

(6) Ragıp Duran, Jakoben Cumhuriyetçiliğin İflası

* Bu yazı eksiyirmidört dergisinin üçüncü sayısından alınmıştır. eksiyirmidört'ün bu sayısında "bazılarına göre fazla müstehcen", "kadınlık üzerine düşünen bir proje: kesik/cut", "gay pride ve politik bir mesele olarak homofobi" yazılarını da bulabilirsiniz.

BAĞIMSIZ İLETİŞİM AĞIBağımsız İletişim Ağı (BİA) IPS İletişim Vakfı'nın çalışmalarının merkezinde yer alıyor. BİA, “bağımsız medya”nın güçlendirilmesi hedefiyle, 1997'den bu yana dört temel etkinlik alanı üzerinde gerçekleştirilen bir sürekli proje. Türkiye’de ve dünyada daha çok internet haber sitemiz bianet.org dolayısıyla yaygın olarak bilinse de, BİA günlük haber üretiminin ötesinde, iletişim sürecinin bütün uğraklarını dönüştürmeyi hedefliyor.

IPS İLETİŞİM VAKFIIPS İletişim Vakfı “İletişim ve kalkınma alanındaki projeleri gerçekleştirmek ve desteklemek” amacıyla 1993'te kuruldu. Vakıf etkinliklerini, yerel ve uluslararası kaynaklardan sağladığı hibe ve bağışlarla gerçekleştirdiği projeler üzerinden sürdürüyor.

BİA KİTAPLIĞIBİA Kitaplığı, Bağımsız İletişim Ağı’nın 2001-2009 arasında sürdürdüğü eğitim çalışmalarının ürünü olan “Habercinin Elkitabı“ dizisinden 5, “Hak Haberciliği” disizinden 4 kitabı; gazeteciler için kılavuzların yanısıra mesleğe adım atmaya hazırlananlara yönelik yayınları da kapsıyor. Kitaplık, Türkçe iletişim yazınında uluslararsı standartlarda üretilmiş, kimileri kendi alanlarında ilk olan öncü telif çalışmalardan oluşuyor.

BİZE ULAŞIN