Normali anormalleştirmezsek, Zeytinburnu'nda Kürtlerin Terörle Mücadele'ye, Kürt olmayanların asayişe gönderilmesi gibi olayları görecek, Aynur Doğan'ları caz konserinde kafalarına soda atılmaktan, düğünde Kürtçe şarkı söyleyenleri de linçten kurtaramayacağız.
Cemil Meriç "insanı insana düşman yapan duvarlar"dan bahsediyor. Heyhüla gibiler. İdeolojik bir bombardıman içerisinde, kutuplaşmış bir ülkede, "öteki" olarak kabul ettiğini "düşman" kelimesinin tüm anlamlarına oturtmanın mubah sayıldığı bir zamanda, "barış" kelimesi de, diğer birçok kelime gibi aramızdan ayrılıyor.
Toplum denildiği zaman en temelde anlaşılan şey, aralarında bir "mutabakat" olduğu varsayılan bireyler. Bazı konularda bu insanların ortak bir zemini olduğunu düşünüyoruz. Diyelim, "insan hakları." Ancak birbirinden, etnik tabiiyeti, dini inancı, yaşama biçimi, cinsel seçimi hatta tuttuğu takım yüzünden bu kadar nefret edebilen, etmeyi meşru kabul eden ve ötekinin uğradığı tüm haksızlıklara karşı lal olup, acziyete düştüğünde bundan sevinç duyan insanlardan oluşan kümeye "toplum" denmiyor. Bu "norm" üstüne kurulmuş toplumda da "barış" anormal oluyor.
Bütün evrensel "norm"ları kapı dışına attık işte sonunda. Medyanın rahatlıkla soruşturma dosyalarına ulaşıp bulguları fas edebildiği, polis fezlekelerinin mutlak gerçek, emniyet birimlerinin de Yargıtay Ceza Genel Kurulu gibi davranabildiği, gazeteciler tarafından çıkacağı "müjdelenen" o bel büken delillerin de bir türlü çıkmadığı, kafamıza boca edilen peşin hükümleri üstünüzden atmanın ise bir ömür süreceği bir ülke olduk.
Claudia Roth, Ahmet Şık ile Nedim Şener'i ziyaret etmek isteyince izin verilmedi. Ahmet Şık ve Nedim Şener'in gerçekten de ulusalcı / faşizan bir terör örgütünün parçası olduğuna inananlar var ve bu yönde akla mantığa uygun tek bir delil olmamasına rağmen, onlardan suçsuz olduklarını ispatlamaları bekleniyor. Oysa normal bir toplumda insanların suçlu olduğu ispatlanmak zorunda. Tabi kitap yazma girişiminin bomba yapma girişimiyle Yürütme organının başı tarafından bir tutulabildiği bir ülkede, dengeler de biraz değişebiliyor.
İşte bu "yeni normal"de Aynur Doğan kürtçe şarkı söylediği zaman protesto edip, soda şişesi atmaya çalışan kitle bir anda tam da karşısında olduğunu düşündüğü Cemil Çiçek portreli yeni muhafazakarların da yanında saf tutup, birlikte operasyon şarkıları söyleyebiliyor. Bu yeni normal, sınıfları da aşabiliyor, diyelim caz konserinde "soda şişesi" atan adamın refleksleri ile şehit olan Vefa Çelik'in kuzenini Aydın'da linç etmeye çalışanlar birbirlerinden o kadar da uzak değiller.
Bu yeni normalin, ideal Emniyet Müdürü / Valisi pala bıyıklarına kurban olduğumuz Celalettin Cerrah ise, üniversite öğrencilerine linç girişimi hakkındaki unutulmaz beyanatında sözü bizim için çok önce ifade etti zaten, "Arkadaşlar milliyetçi bir refleks göstermişler." Yani pek de öyle önemli bir durum yok! Yani pek de öyle şaşılacak bir şey yok.
İnsanlar birbirlerinden siyasal inanışları, etnik tabiiyetleri ve sair farklılıkları sebebiyle nefret edebilirler, bu nefret saldırıya dönüşebilir ama bu "bir duygu" durumu ve pek de öyle kafa yorulacak bir şey değil.
Peki, özlediğimiz "barış" böyle bir malzemeden çıkabilecek mi? Yani bu mutfakta, bu şartlar altında, bu aşçının, bu malzemeyle bize uzun zamandır özlediğimiz barış yemeğini sunacağına inanıyor muyuz gerçekten?
Bugün bu mutfağı biraz karıştırmamız gerekiyor. Aynur Doğan da, Vefa Çelik de, kuzeni de, linç girişimine maruz kalan öğrenciler de, dağdaki örgüt üyeleri de bu ülkenin topraklarında büyüdü ve onlardan hepimiz sorumluyuz. Bir çocuktan katil, bir çocuktan terörist bir başkasından Celalettin Cerrah yaratan bu karanlık ikliminde barış biraz "lüks" bir kelime.
Peki, ne yapacağız? Normalleri sarsmamız lazım. Bugün masumiyet karinesi, adil yargılanma ilkesi, soruşturmanın gizliliği kadar, ayrımcılıkla mücadele temel bir ilke olarak kabul edilmeli.
Hiç kimsenin, dini, dili, inancı, etnik ve sosyal aidiyeti, sınıfsal mensubiyeti, siyasal düşüncesi, cinsel seçimi sebebiyle ayrımcılığa uğrayamayacağını kabul ederek, ayrımcılığı bir suç haline getirmemiz ve buna da ceza vermemiz gerekiyor. Ötekine nefret kusmanın ve şiddet uygulamanın tartışılmaz bir suç olarak kabul edilmediği bir toplumda, insanı insana düşman eden duvarları da yıkmak mümkün değil.
Çünkü bu olmadıkça, Zeytinburnu'nda Kürtlerin Terörle Mücadele'ye, Kürt olmayanların asayişe gönderilmesi gibi olayları görecek, Aynur Doğan'ları caz konserinde kafalarına soda atılmaktan, düğünde Kürtçe şarkı söyleyenleri de linçten kurtaramayacağız.
Belki de, Türkiye'nin artık vaat ettiğini vermesi gerek, mesela adalet, mesela insan hakları, mesela insanların eşitliği. Belki de bu normali biraz "anormalleştirmek" gerek. (GT/IC)

BAĞIMSIZ İLETİŞİM AĞIBağımsız İletişim Ağı (BİA) IPS İletişim Vakfı'nın çalışmalarının merkezinde yer alıyor. BİA, “bağımsız medya”nın güçlendirilmesi hedefiyle, 1997'den bu yana dört temel etkinlik alanı üzerinde gerçekleştirilen bir sürekli proje. Türkiye’de ve dünyada daha çok internet haber sitemiz bianet.org dolayısıyla yaygın olarak bilinse de, BİA günlük haber üretiminin ötesinde, iletişim sürecinin bütün uğraklarını dönüştürmeyi hedefliyor.

IPS İLETİŞİM VAKFIIPS İletişim Vakfı “İletişim ve kalkınma alanındaki projeleri gerçekleştirmek ve desteklemek” amacıyla 1993'te kuruldu. Vakıf etkinliklerini, yerel ve uluslararası kaynaklardan sağladığı hibe ve bağışlarla gerçekleştirdiği projeler üzerinden sürdürüyor.

BİA KİTAPLIĞIBİA Kitaplığı, Bağımsız İletişim Ağı’nın 2001-2009 arasında sürdürdüğü eğitim çalışmalarının ürünü olan “Habercinin Elkitabı“ dizisinden 5, “Hak Haberciliği” disizinden 4 kitabı; gazeteciler için kılavuzların yanısıra mesleğe adım atmaya hazırlananlara yönelik yayınları da kapsıyor. Kitaplık, Türkçe iletişim yazınında uluslararsı standartlarda üretilmiş, kimileri kendi alanlarında ilk olan öncü telif çalışmalardan oluşuyor.
BİZE ULAŞIN