SELEN DOĞAN AYTEN ALKAN'LA SÖYLEŞTİ

"Yerel Siyaset Yer'den Uzak"

"Türkiye'de yerel siyasetin 'yer'den uzaklığı ciddi bir problem ve tam da bunun kadın örgütleri için önemli bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Yani kadınların siyasetteki yersizliği meseleleştirirken siyaseti de hakiki anlamda yerelleştirmek."

Ankara - Uçan Süpürge Kadın Dergisi
29 Ağustos 2009, Cumartesi

Uçan Süpürge Kadın Dergisi yerel "yerel yönetimler ve kadın" konulu özel sayısında yerel seçimleri kadınların gözünden değerlendiriyor. Uçan Süpürge koordinatörü Selen Doğan'ın İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden Yard. Doç. Dr. Ayten Alkan'la yaptığı söyleşiyi alıntılıyoruz.

2009 Yerel Seçimleri sonuçlarına bakıyoruz; kadınların belediye başkan­lığına seçildiği yerler arasında 3-4 il ve ilçe dışındakiler doğu ve güneydo­ğuda. Bu sonuç bize bir şey söylemeli mi? Sebep ne olabilir? Kadın müca­delesinin genel hak ve özgürlük mücadelesinden ayrı düşünülmemesi mi? O il ve ilçelerde kadınların daha iyi örgütlenip, kadın olmaktan kaynaklı sorunların daha çok farkına vararak daha fazla mücadele azmi içinde ol­ması mı? Güçlendirme çalışmalarının oralarda yoğunlaşması mı?

Sözünü ettiğin belediye başkanlıkları Türkiye'nin doğu ve güneydoğusunda olmasıyla ayırt edilmiyor yalnızca, aynı zamanda DTP'nin kazandığı beledi­ye başkanlıkları bunlar.

2004 yerel seçimlerinin sonuçlarından bu yana böyle bir tablo var karşımızda. 1999 yerel seçim sonuçlarına göre Türkiye'nin 3216 belediye başkanından 20'si kadındı (binde 6), o zamanki HADEP'in 35 be­lediye başkanı vardı ve 3'ü kadındı (yüzde 8,6). 2004 yerel seçimlerine, bilin­diği gibi DEHAP, Demokratik Güç Birliği çatısı altında girdi.

Bu seçimler­de, Türkiye'de kadın belediye başkanları yine binde 6 oranında kaldı. Ama 18 kadın belediye başkanının 10'u Güç Birliği'nden seçilmiş kadınlardı ve bu­nun 9'u da DEHAP'lı kadın belediye başkanlarıydı. 2009 yerel seçimleri de benzeri, hatta DTP açısından daha parlak bir sonuç verdi:

17 kadın belediye başkanının 14'ü DTP'den. Bu arada, bunu söylüyorum ama rakamlardan da emin değilim. Epey bir zaman geçti seçimlerden sonra ve ne Mahalli Idareler Genel Müdürlüğü ne de YSK sonuçların kadın-erkek dağılımını açıkladı. İzleyen yerel seçimlerden önce açıklamış olurlar diye umalım. Türkiye'de kurumların cinsler arası eşitsizlik meselesine ne kadar duyar­lı olduğu daha buradan anlaşılıyor! Bir önceki yerel seçimlerin ardından Genel Müdürlükten listeleri isteyip tek tek tarayıp çıkarmıştım ama bu kez aynı işe kalkışamadım.

Sorduğun soruya dönecek olursak, "bu sonuç bize bir şey söylemeli mi" diyorsun, bu sonuç bize çok şey söylemeli. Önümüzdeki tabloyu, her şeyden önce Kürt kadın hareketinin başarısı olarak okumalıyız. Söz ko­nusu hareket, evet, bir "genel hak ve özgürlük mücadelesi"nin için­den serpildi ve Kürt kadınlar, silahlı mücadelenin, savaşın da bir parçası olduğu etnik kimlik temelli bir ha­reketin içinden, Türkiye'nin başka herhangi bir yerindeki koşullardan çok daha başka türlü koşullar içinde politikleştiler.

Böylesi bir politikleş-meye, benzer mücadele ve çatışmala­rın yaşandığı başka coğrafyalarda da rastlanıyor. Feminist siyaset açısın­dan önemli olansa, genel olarak Kürt siyasal hareketi, özel olarak da DTP ve selefi partiler içinden özerk bir kadın hareketi de oluştu ve katmer­li bir mücadele vermek durumunda oldular: Bir yandan benim gibi Türk feministlere nerelerde farklılaştıkla­rını ve bunun neden önemli olduğu­nu, öte yandan da kendi erkeklerine benzeri bir şey anlatmak durumun­daydılar. Bence ikisinde de gayet başarılı oldular. Bununla beraber, o özerkliğin devamlılık ve kırılma derecelerini bilemiyoruz.

Bir başka deyişle hangi bağlamlarda parti si­yasetini, hangi bağlamlarda feminist siyaseti öncelediklerini... Kaldı ki bu anlamda bir homojenlik de yok sa­nırım. Yani Kürt kadın hareketinin farklı bileşenlerinin Türkiye'deki fe­minist hareketle buluştuğu yerler ve partiyle ilişkileri, bağları anlamında bir homojenlik yok. Ama görmemiz gereken bir şey var, o da, Türkiye'de başka herhangi bir siyasal partide olmayan birtakım kazanımları ken­di partilerinde elde ettiler. Yüzde 40 kota gibi, eşbaşkanlık gibi, belediye başkanlıklarında farklı cinsten baş­kan yardımcısı gibi, kadın belediye başkanı seçilmiş yerlerde yeniden ka­dın aday gösterme uygulaması gibi... Nicel farklılaşma da hem parlamento hem de yerel yönetimler söz konusu olduğunda önümüzde duruyor. Töre, feodal ilişkiler ve benzeri kavramlar üzerinden, "suçun etnikleştirilmesi" dediğimiz bir tutumu sergilemek suretiyle apaçık ırkçılık yapanlar bu tabloyu da dikkate alsalar ne iyi olur.

Bu sonuçlara göre siyasete daha mesafeli durduğu anlaşılan "batı­daki" kadınlar, siyasetle ilişkilenmeye nasıl ikna edilebilir?

Bu tür bir genelleme yapabileceği­mizden emin değilim. Sözünü etti­ğimiz kurumsallaşmış siyasetse, yani siyasal partilerin, belediyelerin, oda­lar ve borsaların, seçimlerin, vb. için­de, etrafında dönen siyasetten bah­sediyorsak, büyük ölçüde doğrudur. Ama üstelik tam da buna mesafe de "doğru'dur, yani yerindedir, aslında farkında olunsa da olunmasa da bir "tespit"e dayanmaktadır. O tespit de mevcut durumda buralarda yapı­lan siyasetin kadınların sorunlarıy­la, gereksinimleriyle, yaşayışıyla bir alakası olmadığıdır. Bunun kaçınılmaz sonucu yabancılaşma. Uzağa gitmeye ge­rek yok, kendimden biliyorum: Geride bıraktığımız yerel seçim sürecini büyük ölçüde "mesleki so­rumluluk" nedeniyle takip ettim! Yoksa zerre kadar ilgilenmezdim sanırım. Çok sıkıcıydı, üstü­ne üstlük ziyadesiyle apolitikti. Önceki bütün yerel seçimle­re baktığımızda da yerel olana dair ne­redeyse hiçbir şeyin konuşulmaması, yerel seçim kampanyala­rının genel siyasetin gölgesinde biçimlen­mesi bir kural. Ama geride   bıraktığımız

29 Mart seçimlerinde neredeyse bu bile yoktu, yani genel siyasetin me­seleleri bile yoktu. Yolsuzluk dosya­larının uygun zaman için sümenaltında bekletildiği, birinin ötekine "Recep İvedik" dediği, ötekinin beri­kini azarladığı, "düello"da iyi olanın büyükşehir belediye başkan adayı yapıldığı, sosyal yardım adı altında seçim rüşvetlerinin açıktan verildiği bir süreci mi siyaset olarak niteleye­ceğiz? Dolayısıyla, burada kadınları böylesi bir pratikler silsilesine ek­lemlenmeye "ikna etmek" değil de tam da mevcut olanın pespayeliğini, apolitikliğini, gündelik yaşamlarımı­zın gerçekliğinden uzaklığını deşifre edecek bir siyaset lazım. Bu da salt "nicel temsil", "kurumsal karar alma mekanizmalarına katılım" gibi he­deflerle mümkün değil. Mevcut eril siyasi yapılanmalara, eyleyişlere ayna tutacak alternatif politik program­larla mümkün. Yerel siyasetin yer'den uzaklığı ciddi bir problem Türkiye'de ve tam da bunun kadın örgütleri için önemli bir "fırsat" da olduğunu düşü­nüyorum: Yani kadınların siyasetteki yersizliğini meseleleştirirken, siyaseti de hakiki anlamda yerelleştirmek...

"Kapitalizmin bir kez daha patriyarkayı yardıma çağırdığı bir dönem bu"

Yerel yönetimlerde kadınlar için süreç içinde ortaya çıkan veya dö­nüşen başka problemler neler? Yani "kadınlar geliyor ama erkekler gitmiyor"un yanı sıra, "kadınları çağırıyoruz ama gelmiyorlar"un yanı sıra, "siyaset çok erkek; kadın­lar bu çarkın içine giremiyor"un yanı sıra, zaman içinde gelişen başka argümanlar/önyargılar/cin­siyetçi kalıplar var mı?

Her şeyden önce, ciddi bir saldırı olduğunu düşünüyorum; yerel yöne­timlerle ya da yerel siyasetle de sınırlı değil. Karşı-atak da diyebiliriz buna, "kaleleri kaybetmeme savaşı"nın sertleşmesi de. Önce bir yurttaşlık mücadelesi olarak, ardından yer yer bir hak, yer yer bir özgürlük müca­delesi olarak kadın hareketinin, hat­ta kadınların varoluş mücadelesinin bütün bir tarihinde izlenebilecek bir ritim bu. Çok şematize edersek, kazanımları ve/ya da feminist sözün belli bir meşruiyet zemini elde edi­şini takiben bir "geri adım attırmaya çalışma" döneminin gelmesi. Bu ba­zen çok vahşileşebiliyor da. Zira beri taraf için bir "hak" meselesi olan şey, öbür taraf için bir "çıkar" meselesi, bir "kayıp riski".

Hal böyle olduğunda, yani korku dağları sardığında oradan yeni yeni cinsiyetçi kalıpların, argü­manların dolaşıma girmesi de hiç şaşırtıcı olmamalı elbette. Ama ben içinde bulunduğumuz konjonktürde söylemsel saldırılardan ziyade çok daha maddi bir sürecin tehdidiyle burun buruna olduğumuzu düşünü­yorum: O da 1994'ten bu yana güç­lendikçe güçlenen, muhafazakârlıkla hemhal neo-liberal belediyeciliğin şimdi bir de kapitalizmin yeni kri­zinin ardından alacağı boyutlar. O boyutların getireceği sonuçlar, "kota kadına saygısızlık" demekten ya da "kadınlar imar ihale işlerinden an­lamaz" demekten daha sinsi olacak çünkü.

Türkiye'deki, 1980'lerden bu yana, yeni-muhafazakârlaşmaya pa­ralel olarak ailenin giderek ve daha da yaygınlaşan bir biçimde kutsanması­nı, hem de bunun kamu eliyle ya­pılmasını neo-liberal politikalardan kopararak anlamak mümkün değil. Zaten böylesi bir iklimin içindeydik, ama öyle sanıyorum ki, şimdi kriz koşulları içinde buna yapılan vurgu, kadının ailedeki önemi söyleminin kuvvetlendirilmesi vesaire ivme ka­zanacak, renklenecek, boyutlanacak.

Çünkü işte, Türkiye'de zaten hiçbir zaman yeterince toplumsallaşmamış olan yeniden üretici işler, çocuk ba­kımından hasta bakımına kadar iyi­den iyiye "özel alan"a havale edilecek. Üstelik yoksulluğun ve işsizliğin ka­dınlarla erkekleri çok başkalaşan bi­çim ve ağırlıklarda etkilediği koşul­larda. Ve bir de belediye Yasası'nda örneğin, belediyenin görevlerini be­lirleyen maddede, "hizmet öncelik­lerini belirlemede hizmetin ivediliği ve belediyenin mali koşulları dikkate alınır" deniyorken.

Zaten bir bütün olarak kadınlar tarafından görülen hizmetler neden ivedi olsun ki? Ya da öte yandan, kadınlara yönelik hizmetler ne zaman ivedi görüldü ki? Özelleştirmelerin iyiden iyiye hız kazanacağı, daha çok tüketim mad­desinin evde üretilmeye başlayacağı, suyun kendisinin metalaşacağı, toplu taşımacılığın pahalılaşacağı, birçok kentsel hizmetin ücretlendirileceği, sosyal güvenliğin iyiden iyiye sosyal ianeye daralacağı, düzensiz çalışma biçimlerinin daha da yaygınlaşacağı bir dönemin cinsiyet yüklü sonuç­larına karşı çok uyanık olmamız la­zım özede. Zira kapitalizmin bir kez daha patriyarkayı yardıma çağırdığı bir dönem bu.

Yasal düzenlemeler ve uygulamalar ne durumda? Mesela Belediyeler Yasası'ndaki sığınma evi açmakla ilgili maddenin doğru anlaşıldığı­nı düşünüyor musunuz? Özellikle AKP'li belediyelerin, (tıpkı kota konusunda yaptıkları gibi) "ka­dını aşağılıyor" filan diye, "konuk evi" adı altında sığınma evi açma girişimleri oldu, oluyor. Hatta da­vullu zurnalı açılış yapanlara bile rastlandı. Belediyelerin toplumsal cinsiyet bakış açısına kavuşması bu yüzyılda mümkün görünmüyor ama bu tür hatalı uygulamaların önüne nasd geçilir sizce? Yasa mı revize edilmeli?

Yasada da "koruma evi" diyor zaten. Ben yine de yeni belediye yasasına böyle bir hükmün girmiş olmasının önemli olduğunu, bir kazanım ol­duğunu düşünüyorum. Şimdi, "yasa zorunlu kılmasına rağmen ancak şu kadar belediyenin sığınmaevi var" deme imkânımız var çünkü. 4320 sayılı yasa da gereği gibi uygulanmı­yor. Ama bütün bunlar "hukuksal bir meşruiyet zemini"nin oluşması adına önemlidir. Kadın örgütleri ne yazık ki yerel yönetimler mevzuatının ye­nilenmesi sürecinde, yani 2003-2006 döneminde etkin olamadı. O dönem tren kaçtı. Bu yüzden de şimdi uy­gulamaları yakından takip etmek lazım. Bir yandan da "belediyeler ya da kamu kurumları bu işi yapamıyor zaten" deyip devletin görevi olması gereken bir işi üstlenme noktasına çekilmemek. Kadın örgütlerinin işi, kamu hizmeti sunmak değil, kamu hizmetinin gerektiği gibi sunulması yönünde baskı oluşturmak olmalı.

"Kadınlar başka türlü bir yaşam pratiğinden geliyorlar"

Belediyeciliğin cinsiyeti var mı? Bu iş aslında kimin işi? "Belediyeci­lik kadın işi, çünkü kadınlar daha merhametli, daha dürüst, temiz.." gibi klişeleri özellikle seçim za­manlarında sıkça duyuyoruz. Ne düşünüyorsunuz?

Kadınlar tabii ki cinsiyetleri gereği daha merhametli, daha dürüst, daha temiz vb. değiller. Bunun, "kadın­ların doğalarında şeytanlık var" de­mekten bir farkı yok. Ama örneğin, yerel siyaset söz konusu olduğunda kadınların al gülüm ver gülüm ilişki­lerinde bulunmaları daha az beklen­dik olabilir, zira yerel düzeyde rantın üretildiği, dağıtıldığı müteahhitlik gibi meslek gruplarıyla da, bu grup­larla ilişki içindeki çıkar gruplarıy­la da kadınların ilişkileri çok zayıf. Tam da bu, kadınların yerel karar alma mekanizmalarının dışında kal­masının da çok önemli bir nedeni. Dolayısıyla, kadınların yerel halkın gereksinimlerine, yörenin yararına bir belediyecilik yapma potansiyeli daha kuvvetliyse, bu maddi ilişkiler içindeki konumlarıyla alakalı olabi­lir. Başka türlü bir yaşam pratiğin­den geliyor olmalarıyla.

Erkekler her yerde konuşabiliyor; berberde, bakkalda... Gündelik kent yaşamında farklı siyaset yap­ma biçimlerini deneyimliyorlar. Oysa kadınlar ekmeğe gelen zam­mı veya çarşıda kadınlar tuvaleti bulunmamasını, veya ilçelerindeki kömür ocaklarından dolayı balko­na dolan kara tozları hiç protesto etmiyor. Bunları dile getirmenin ve çözüm istemenin siyaset yap­mak anlamına geldiğini ve evet bu kadar basit olduğunu görmeyip, si­yaseti sadece partilerden ibaret sa­nıyorlar ve haliyle uzak duruyorlar. Siyasetin tarifini yapmak gerekiyor galiba önce. Yerel siyaseti tarif eder misiniz?

Bunu bilmiyoruz aslında. Yani, ör­neğin kadınların belediyeyle ilişkiye geçtiklerinde neyi sorun olarak ora­ya taşıdıklarını, ne için belediyeye başvurduklarını, mahalle muhtarına neyi danıştıklarını... Bunların kaydı kuydu tutulmuyor çünkü görünür değil. Hal böyle olduğunda "kadınlar belediyeye yardım istemek için gidi­yor, oğluna iş istemek için gidiyor" ya da "kadınlar belediyeyle hiç ilişkiye geçmiyor" gibi klişeler üzerinden ha­reket ediyoruz. Yıllar önce Ankara'da doktora tezim için yürüttüğüm alan araştırmasında bunun çok da ger­çekliğe tekabül etmediğini görmüş­tüm örneğin.

Kadınların belediyeyle ilişkiye geçme nedenlerinin önem­lice bir bölümünü yaşadıkları yerle, sokaklarıyla, mahalleleriyle ilgili bir sorun oluşturuyordu. Ote yanda, iki yaz önce Ankara'da yaşanan ve kimi yerlerde 13-14 güne çıkan su kesin­tileri sırasında sokaklara dökülen­lerin çoğunluğunu kadınların oluş­turduğunu anımsayalım ya da gece­kondu yıkımlarına karşı direnişlerde öne çıkanların kadınlar olduğunu... Dolayısıyla, kadınlar şikayet ediyor­lar, talep ediyorlar, protesto ediyor­lar.

Bunun "siyasi eylemlilik" olarak kavramsallaştırılmamasında bir problem olduğunu söylüyorsak, evet bunda haklısın. Çünkü kavramları­mız da erkeklerin hakim deneyimle­rinden türüyor neredeyse tamamıyla. Komşu kadınların gerek olduğunda birbirlerinin çocuklarına bakmaları­nı, siyaset en basit anlamında ortak sorunlara ortak çözümler üretmekse, siyaset yapmak olarak görmeme­miz de sorunlu öyleyse. Ama şunu da gözden kaçırmamak lazım: Bir yanda kurumsallaşmış, toplum adına karar alma, politika üretme ve uygu­lama yetkisiyle donanmış kamusal kişilikler var. Belediye meclisleri gibi. Kadınların ortaklaşan sıkıntılarının, taleplerinin buralara taşınmasıyla ilgili ciddi problemler var. Kadın ör­gütlerinin burada da önemli bir mis­yonu, bir aracılık vazifesi var aslında.

'Kadın dostu belediye'den ne anla­malıyız?

Seçilmiş ve yerel halkı temsil etme iddiasıyla oluşmuş organlarının, şu koşullarda, yerel halkın yarısını as­lında temsil etmediğini kabul etme­ye teşne belediyedir her şeyden önce. Bunu kabul ettiğinde açığını kapat­maya çalışacak, kadınların o yörede nasıl yaşadıklarını, ne gibi sorunlarla boğuştuklarını, ne gibi ihtiyaçlara sahip olduklarını öğrenmeye ve bu bilgiyi belediye politika ve uygu­lamalarına yansıtmaya çalışacaktır. Bunu yapmadığı takdirde "herkese eşit mesafede hizmet" kocaman bir yalandan ibaret kalacaktır. Geride bıraktığımız 3-4 yıl zarfında UNF-PA Türkiye ofisi, içişleri Bakanlığı ve başka bazı kurumlar işbirliğiyle 6 deneme ilinde gayet başarılı bir "ka­dın dostu kentler" projesi yürüttü. O illerde yerel kadın kuruluşlarının da işbirliğiyle yerel eşitlik eylem plan­ları hazırlandı hayli zahmetli çabala­rın ürünü olarak. Üstelik bu planlar belediye ve il genel meclislerinden de geçirildi. Ne ölçüde uygulana­cağını, ne denli kurumsallaşacağını zaman içinde göreceğiz. Ama başka yerleşimler için de örnek alınabilir bir model oluştu. Bu yerel planlara bakıldığında "kadın dostu kent"in kentiçi ulaşımdan kentsel güvenliğe kadar aslında bütün bir yerel politi­kalar ve uygulamalar alanını baştan başa kesmesi gerektiğini görüyoruz. (SD/EZÖ)

 

BAĞIMSIZ İLETİŞİM AĞIBağımsız İletişim Ağı (BİA) IPS İletişim Vakfı'nın çalışmalarının merkezinde yer alıyor. BİA, “bağımsız medya”nın güçlendirilmesi hedefiyle, 1997'den bu yana dört temel etkinlik alanı üzerinde gerçekleştirilen bir sürekli proje. Türkiye’de ve dünyada daha çok internet haber sitemiz bianet.org dolayısıyla yaygın olarak bilinse de, BİA günlük haber üretiminin ötesinde, iletişim sürecinin bütün uğraklarını dönüştürmeyi hedefliyor.

IPS İLETİŞİM VAKFIIPS İletişim Vakfı “İletişim ve kalkınma alanındaki projeleri gerçekleştirmek ve desteklemek” amacıyla 1993'te kuruldu. Vakıf etkinliklerini, yerel ve uluslararası kaynaklardan sağladığı hibe ve bağışlarla gerçekleştirdiği projeler üzerinden sürdürüyor.

BİA KİTAPLIĞIBİA Kitaplığı, Bağımsız İletişim Ağı’nın 2001-2009 arasında sürdürdüğü eğitim çalışmalarının ürünü olan “Habercinin Elkitabı“ dizisinden 5, “Hak Haberciliği” disizinden 4 kitabı; gazeteciler için kılavuzların yanısıra mesleğe adım atmaya hazırlananlara yönelik yayınları da kapsıyor. Kitaplık, Türkçe iletişim yazınında uluslararsı standartlarda üretilmiş, kimileri kendi alanlarında ilk olan öncü telif çalışmalardan oluşuyor.

BİZE ULAŞIN